A benim gara yârim: (kuzey, türkü)

A benim kara yârim / Perçemi tara yârim / Yüzünde göz izi var / Sana kim baktı yarim.

Kendime göre kendime göre / Çor arıyom ben / Atma da taşı vurursun / Sonra da pişman olursun.

Çoktan beri görmediğim / Geliyor göreciğim

Kendime göre kendime göre / Çor arıyom ben

(Kaynarca yöresi türküsü olup, Özkul Arslanalp tarafından derlenmiştir.)

A Meleğim: (güney, türkü) Geyve ve Taraklı türkülerinden birisidir. Aynı zamanda kadın karşılamasıdır. Sözleri şöyledir:

Evlerim evlerim güzel evlerim / Ben oyun içinde gönül eğlerim.

A Meleğim Meleğim, saat kaçta geleyim / Oyununa pek yandım / Oyna bir yol göreyim (Nakarat)

Ağustosta bir su içtim buz gibi / Benim yârim on besşind ekız gibi.

A Meleğim Meleğim, saat kaçta geleyim / Oyununa pek yandım / Oyna bir yol göreyim (Nakarat)

Gönder güzel gönder selamın gelsin / Sana sağlık bana ömürler gelsin.

A Meleğim Meleğim, saat kaçta geleyim / Oyununa pek yandım / Oyna bir yol göreyim (Nakarat)

Beni yârim ah delice severken / Uyuya da kalmış ak gerdanı öperken.

A Meleğim Meleğim, saat kaçta geleyim / Oyununa pek yandım / Oyna bir yol göreyim (Nakarat)

(Geyve- Taraklı yöresi türküsü olup, emekli öğretmen Ahmet İşsever tarafından derlenmiştir.)

Âba: (genel) Abla kelimesinin söyleyiş biçimi; Âba, a âba.

Abatopu (Altus Sivis da Gel): (kuzey, büyük oyunu) Sadece dini bayramlarda erkekler tarafından köy meydanında oynanan bir oyundur. Örneğin 22 kişiyle oynanır. Bir kişi ceketi/abayı top haline getirip urgana bağlar. Urganın diğer ucunu eline alır. Geriye 21 kişi kalmıştır. “Altus siviş de gel” diye bağırır. Herkes dağılıp bir eş tutmaya çalışır. O arada abayı elinde tutan kişi, eş tutmayanlara aba topuyla vurur. Bir kişi eş tutamadan açıkta kalmıştır. Abacı, eş tutamayana “neden eş bulamadın?” diye azarlayarak abayla sırtına veya ayaklarına bir kez vurur. Tekrar “Altus siviş de gel” diye bağırır, tekrar herkes dağılır, herkes yeniden eş tutmaya çalışır. Kurala göre bir önceki eş tutulamaz; her oyunda eş değişir. Bu arada eş tutamayan ebe, gözüne birini kestirdiği için, “Altus siviş de gel” dendiğinde genellikle ilk olarak o eş tuttuğundan, iki kez üst üste ebe olduğu pek görülmez. Bu kez başka biri açıkta kalır. Oyun böylece devam eder. Bu oyun genellikle yarım saat, kırk beş dakika kadar sürer. Bu oyunda ceza olmayıp, sık sık ebe olmak prestij düşürücüdür. Bu oyunu kız kızan, çoluk çocuk bütün köy halkı gülerek seyreder. Oyunun sonunda köy meydanında veya yağmurluysa köy odasında topluca yemek yenilir. (Emekli öğretmen Ramis Memiş tarafından Kaynarca’dan derlenmiştir.)

Aba zombak: (güney, sıfat) Kalın kafalı, akla her şeye ermeyen.

Abasız: (genel) Ceketsiz, paltosuz.

Abasızla: (merkez, lakap) Sait Faik Abasıyanık ailesinin lakabı; Ünlü yazar Sait Faik, Abasızların Mehmet Bey’in tek çocuğudur.

Abbasın gazı gibi yutmak: (kuzey, fiil) Müsrüfçe çok yemek manasındadır; Memet, Abbas’ın gazı gibi yuduyon, yavş yi bıraz.

Acık-ıcık: (genel, söyleyiş biçimi) Azıcık, az biraz;    Salatanın yavını ıcık ta guy gız.

Acızlık getirmek: (genel, fiil) Yakınmak, şikayet

bulunmak, rahatsız olmak; Hanifablam sık sık çocuklarından

 acızlık getiriyo, acıdım garıcıvaza.

Ada: (genel) Adapazarı’nın halk dilindeki söylenişi. Adapazarı’nın kısaltılmışı; Salı Cumartesi Ada’nın pazarıdır bilirsin.

Adalara gel: (kuzey, türkü) Taksi geldi düt dedi / Annem çabuk git dedi / Akşam dünürler geldi / Beybabam ufak dedi

Gitmeyecem / Yap yarin askerliğin bekleyecem

Bugün hava yaz yârim / Gömleğin beyaz yârim / Bisikletin üstünde / Bana mektup yaz yârim

Gitmeyecem / Yap yârin askerliğin bekleyecem

(Kaynarca yöresinden Özkul Arslanalp tarafından derlenmiştir.)

Adam kısmı gulandan gıza: (genel, atasözü) Kadınların kocalarını bir konuda dealarca söyleye söyleye, sevmedikleri birine karşı yavaş ayvaş doldura doldura bir noktaya getirip, o kişiyle kavga ettirebileceklerine işaret eden bir atasözüdür.

Adi’ye: (genel, söyleyiş biçimi) Ada’ya, Adapazarı’na; Salim amcayınan garısı Adi’ye gittiledi, döndüle mi?

Afaganni va: (genel, fiil) Kızgınlığı olmak, saldırganlığı üzerinde olmak; Enveraga’nın şu sırala afaganni va gene, burnundan soluyo.

Afartmak/Ofartmak: (genel, fiil) Bir şeyi abartmak, büyütmek; Seydablam da bişeyi anandıkan bi ofartı kı, sorma gitsin.

Aga: (genel, isim) Ağbi, ağabey; Orta Asya’daki söylenişi Aka veya Eke. K sesi zamanla yumuşayarak g hâlini almış. Erkek veya kız çocukları, kendilerindne büyük erkek kardeşlerine ‘Aga’ derler. 1980’lere kadar datüm Sakarya Manavlarında bu yaygın bir söyleişti. Zamanla yerini önc ‘ağabey’e sonraları da ‘Ağbi’ye terketti.; Ayrıca akrabalık bağı olmasa da kendinden büyük erkeklere de ‘Aga’ diye hitap edilir; Agam aşam gelsin de diverecem seni ona; Memedega, Amedega, Ismalaga…

Ağerik: (genel, isim, söyleyiş biçimi) Bir erik türü, Ak eriğin söylenişi; Ağerinden şıra olu, buruş olu.

Ağlagan: (genel) Vara yoğa ağlayan çocuk veya kişi; Bizim torun bi ağlagan bi ağlagan, annesinin çekeci va.

Ahret edinmek: (genel, fiil) Ekseri kızlarla kızlar, seyrek olarak erkeklerle kızların bir ömür boyu ‘kardeş edinmeleri’ işlemi. Edinme kardeşlik geleneği. Ahret olanlar ömür boyu kardeşçesine iyi kötü günde birbirinin yanında olurlar, evlenemezler, çocukları onları ‘ahret teyze’, ‘ahret anne’, ‘ahret hala’, ‘ahret dayı’ diye çağırırlar. Ahret edinmek, Orta Asya’dan getirdiğimiz bir Türkmen geleneği olarak, günümüze yansıyan güzel bir örnektir; Babam Ahret Halamla öz halamı bir ömür birbirinden ayırmadı, kan bağı vamışçasına hala bildik biz de.

Aklından çıkmak: (genel, fiil) Unutmak; aklımdan çıkmış, maalesef, yapacak bişey yok.

Alıbatır: (güney) Sürekli alan, almaya devam eden.

Ali evlendi Güllü gelin oldu: (kuzey, deyim) Olan oldu, o işin vakti geçti anlamında bir deyim. ‘Sen artık o işi unut, vakti geçeli çok oldu’ anlamındadır. Bir bakıma ‘Geçti Bor’un pazarı’ yahut ‘Atı alan Üsküdar’ı geçti’ anlamında bir deyimdir; Boşuna ağzını yorma guzum, Ali evlemdi Güllü gelin oldu.

Allah Emri: (kuzey, isim) Deprem, zelzele; Akşama doğru bi Allah emri oldu, ağaçla tekmil yere kapaklandı, dünya gitti gitti geri geldi.

Allah’tan bi şaşgınnık oması: (genel, fiil) İşin ters gitmesi, bir engel bir mani çıkması durumu, kaderin, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna bir tür inancın dışa vurumu; Allah’dan bi şaşgınnık omazda geliriz gardaşlık, merak etme sen.

Alt gıy: (genel): Odada (çandıda) ocağın kapıdan tarafı, protokoler anlamda en önemsiz taraf; Alt gıya oturulmadan üst gıya oturulmaz (her şey zamanla olur, sabretmek gerekir. Merdivenleri tek tek çıkarak yükseleceksin anlamında bir atasözüdür.)

Altyankıla: (kuzey) Altyankiler, bir evde oturanların alt yanda oturan komşusuna verdiği isim; Altyankıların İbrahim atık Mersin’de çalışıyomuş.

Aksate: (kuzey) Evlenecek çiftlerin sağlık kontrolünden geçirilmesinden sonra resmi nikâh işlemleri başlatılırken, aynı gün yapılan düğün alış verişine verilen isim; Mayneden sonra Nait’inen Şükürye’nin aksatesi de yapıldı hayıllısınnan. 

Aklantı: (kuzey, isim) Tarla ortasında veya kenarlarındaki küçük derecik; Her gış Murat Düzü’nün ortasında bi gaç aklantı ille olu.

Alaburus: (genel) Kenarları sıfır üstünde uzun saç bırakılan bir tıraş türü; İsmail’in kafasını alaburus kestidik.

Alentirik/aleddirik: (genel, isim) Elektrik kelimesinin söyleyiş biçimi; Alentirikle geldi mi bak bakim Elif.

Amatla : (kuzey, isim)   Ahmetler (köy adı); Amatla’da Raşıdolu Gızılcalı’nın en zenginnerindendir.

Amet: (genel, isim) Ahmet; Amet Usta iyi konşudur.

Anadut: (güney, alet) Ot evya ekin destelerini topalmaya yarayan üç dallı genellikle ahşaptan abzen de demirden alet; Alettin, hadi desteleri anadutunan toplayva.

Andan: (genel) Ondan kelimesinin söyleyişi; Andan sonra bana sıra geldi.

Angılı: (kuzey, sıfat) Şöhretli, meşhur, iyi tanınan, iyi bilinen; Unna angılı sülaledir.

Anşa: (kuzey, isim) Ayşe; Anşingem hamarat garıdır.

Apalya (güney) /Apollo (kuzey) Hoparlör; Camiye yeni apollo aldık, iyi oldu.

Arabinen: (kuzey, isim) Arabayla; Arabinen çabıcak gittik geldik.

Arapuşağı: (genel, oyun) İki erkek tarafından oynanan biraz da müstehcen bir oyundur. Daha çok düğünlerde oynanır.  Klarnetle havası çalınır, davulcu davulunu vurur, davulcu sözlerini söyler;

Arap da dereye apıştı / Sülük de ..tüne yapıştı. (…)

İki oyuncu erkek arka arkaya durur. Bir tür çiftetelli gibi erkekler hareket ederler, arkadaki erkek öndekini parmaklamaya filan çalışarak kızdırmaya çalışır, öndeki ağzıyla suyu arkadakine püskürtmeye çalışır. (Emekli öğretmen Ramis Memiş tarafından Kaynarca’dan derlenmiştir.)

Arcakla köpi gibi yatmak: (güney, deyim) doğrusu: Arcaklar köpeği gibi yatmak; Arcaklar Taraklı’da bir köy adıdır. Topluluk içerisinde ulu orta uzanıp yatan kişiler bu sözle tenkit edilirler; Utanmıyon mu öle yatmaya, u ne öle, Arcakla köpi gibi yatmışın.

Arfane: (güney) Daha çok kadınların evlerinden yiyecek bir şeyler getirip ortaklaşa yedikleri bir muhabbet ortamı; Yarın gonuşlarınan arfane yapcaz.

Arfe: (kuzey, isim) Arife günü; Gurban arfesinde mezalliğe gittik, Kur’an okuduk tüm ölmüşlerimize.

Arkalık: (kuzey, isim) Unluk, evde un çuvallarının dizili olduğu bölümü; Annem arkalıkta un eliyo, ekmek yuvuracak da.

Arkalık yanı: (kuzey, isim) Evin un buğday saklanan bölümü; Un çuvallarını arkalalık yanna goduyuz mu bakim?

Arkaşa: (kuzey) Sırtüstü, arka aşağı; Amet, arkaşa yatma çocim, arkaşa yatasay çabık hasta oluşun, çimle ıslak ya.

Armut dalda dik durur: (güney, türkü) Geyve yöresinin en tanınmış ve TRT tarafından repertuvara alınmış, Orhan Hakalmaz gibi sanatçılar tarafından albümlere okunmuş türkülerindendir. Sözleri şöyledir:

Armut dalda dik durur / Dibinde yiğit durur / Benim sevdiceğim gız / Garşımda gülüp durur. Garagözlüm amman… Şekerim şekerim şekerim aman /Evli de değilim bekârım aman.(Nakarat)

Armut dalın eğmeli / Meyvesini yemeli / Gomşu gızı dururken / Kime boyun eğmeli. Garagözlüm amman. Şekerim şekerim şekerim aman /Evli de değilim bekârım aman.(Nakarat)

(Muzaffer Sarısözen, Halil Bedii yönetken ve Rıza Yetişen tarafından 28 Haziran 1951’de kaynak kişiler Şeref Yılmaz ve Kasım Özcan’dan derlenmiş, Yücel Paşmakçı tarafından 15 Eylül 1981’de notaya alınmıştır.)

Arpalık: (genel, isim) İlçede veya köyde ana yola veya caddeye yakın veya harmana yakın değerli yerlerin genel adı; Tavıkla arpalık yannarındakı mahsulü tekmil yille.

Asiri:(genel) Asri kelimesinin söyleyiş biçimi. Asra uygun, çağdaş, gavurca; Atık herkes asiri oldu be gardaşlık.

Asiri nişan: (genel) Bir tür evlilik geleneği / Erkekle kızın beraber olduğu nişan törenine verilen isim; Duydunuz mu,Memet’inen Haççe’nin nişanı asiri nişanmış gız.

Âşa: (güney, isim) Ayşe kelimesinin söyleniş biçimi.

Aşa(y): (güney) Taraklı ağzında aşağı manasında olup Geyve ve Adapazarı’na işaret etmektedir; Yarın aşay gitçem.

Aşağı çarşıda bi şey söle, yukarı çarşıda kendin inan: (güney, deyim) Gerçek dışı bir haberi bir mekânda söyleyen kişinin, khaberin kulaktan kulağa yayılması sonucu, bir başka mekânda kendisinin de inanacak hâle dönüşmesini anlatan bir Taraklı sözüdür.  

Aşakıla: (genel) Aşağıkiler, bir evin beş on ev aşağısında oturanlara verilen isim; Aşakıların Gadir has çocuktur, çok iyidir.

Aşam: (genel) Akşamın söyleyiş biçimi; aşa maşam gonuştuma beni, hadi git.

Aşamcık: (genel) Akşamcık; Aşamcık geldi, duz istedi, vedim gitti.

Aşamnamak: (genel, fiil) Yatıya kalmak, konaklamak; Ismayıl Daraklı’da aşamnicekmiş mi?

Aşamlin/Aşamnin: (genel) Akşamleyin; Fatmablam aşamnin uğradı, iki ceviz gırdık gitti, sağolsun.

Aşıklık çekmek: (genel, fiil) Aşık olmanın sürmesi hâli, mecnunluk hâli; Gomşumuzun oğlu Yalçın aşıklık çekiyo belli ki.

Aşuracı/Öşüreci: (güney) Bir şeyi olduğundna fazla anlatan, gösteren abartan; Memet her şeyi çok öşürdüyo.

At gibi gız: (genel) Güçlü kuvvetli gelinlik kız; Haççe at gibi gız, ne zollu gelin olu undan.

Atanaklık yapmak (genel, fiil) Atak olmak, vara yoğa başkasının işlerine karışmak, lüzumsuz ataklık; Dedik emme dinemedi bizi, atanaklık yaparsan böle vara yoğa, sounda olacağı oldu işte.

Atık: (genel) Artık; Çocukla,geç oluyo, atık gakıp gidelim.

Avadannık: (genel) Alet takımı; Emin İniştemin avadanni boldur, elinden de her iş geli.

Avara: (genel) Çok hasta olma durumu, hastanın durumu ağır olması hâli; Ateşlerin Haççeblam çok avaramış, sabaha ya çıka ya çıkmaz diyola.

Avla/y: (genel) Tarla veya harman kenarındaki ahşap kazık ve sırıktan oluşan avlu; Avla duttuk bugün.

Avla dutmak:   (genel, fiil) Kişinin avlu yapması işlemi; Arif Ağbi oğlu Amed’inen bütün gün  harman arkasında avla duttu.

Avıl: (genel) Ağıl, açık alanda etrafı ahşap perdeyle çevrili koyun-keçi ağılı;

Avıllık: (kuzey) Bir tür başlık parası; Hatiba gızı Mizefer’i Iramis Üretmen’e veriken hiç avıllık amamış, duydunuz mu?

Avız: (genel) Yeni doğurmuş hayvanın ilk sütü; Bizim Gara inek bızaladı, ilk iki gün avız sütünü acı olu dini döktük.

Ayaguru: (güney, bitki) Kışın aşırı don nedeniyle ayakta/dikili kuruyan çam ağacı.

Ayak yolu: (genel, isim) Tuvalet. Helâ; Dedem ayak yoluna gitti.

Ayaklı:  (genel) Gezgin, gezmeyi seven, gezgir; Maşallah Emningem ayaklıdır, hiç durmaz geze.

Ayakdaş: (genel) Yol arkadaşı; Babaannem Abdırazağa gideken yanında ayakdaş olarak beni götürdüydü, çocuktum.

Ayazlık: (güney, isim) Balkon; Çamaşılları ayzliye astım.

Ayı garısı gibi sölenmek: (genel, deyim) Suratsız, keyifsiz, sürekli homurdanan hanımlar için söylenen bir söz; Suratını asmışın, ayı garısı gibi niye sölenip duruyon gız?

Ayınga: (güney) Tütünün kalitesiz kısmı; Ayınga sardım.

Aynını vermek : (genel, fiil) Gelen mektuba cevabını vermek; Mektibin aynını vedin mi a Yalçın?

Ayran çorbası: (genel, isim) Sakarya Manav Mutfağından bir çorba türü. Yoğurt un yumurta ve buğdaydan yapılan bir çorba; Bizim Gülsen çok lezzetli Ayran çorbası yapa, sağosun.

Baçça: (genel) Bahçenin söyleyiş biçimi; Evin arkası bizim baççadır, dut vadı erik vadı.

Baççık: (genel, isim) Örekenin başı, kafası; Baççık öreke ne işe yarakın?

Badılcan: (genel) Patlıcanın söyleyiş biçimi; Gız badılcannarı yımırtalamalı da bi yimeli.

Badır badır konuşmak: (genel, fiil) Yüksek sesle durmadan konuşmak işlemi; bizim Rafet de badır badır gonuşup duruyo, bi susturamadık gitti.

Bagarı gırılmak: (genel, fiil) Birine kırılma işlemi; Dedini inkâr edince bagarım kırıldı hakkatten.

Bagarını gırmak: (genel, fiil) Karşısındakinin kalbini kırma işlemi; Bizim Rafet ileri geri gonuşince gardaşının bagarını gırmış bıraz.

Bagaz: (güney) Düşünme yeteneği az, zayıf olan; O bagazın biridir.

Bakam/Bakim: (genel, fiil) İlin güneyin de bakayım kelimesi bakam, kuzey kesimlerinde ise bakiym olarak telaffuz edilmektedir.

Bakele!: (genel, fiil) Bakar mısın anlamında bir işlem; Bağa bakele, sen dediy mi sahi u lafı?

Bakır sini: (genel, isim) dört beş kişinin yemek yiyebileceği büyüklükte bakırdan mamul sofra, sini; Bakır siniyi büyük gızım Gülseren’e vedim.

Baldudak: (genel, sıfat) Tatlı dilli, muhabbeti tatlı olan kişi; Bizim Amet biraz baldudaktır, ne gonuşsa dinendi kendini.

Barmak: (genel, isim) Keten yolmalarında on beş santim kadar kalınlıkta, tohumunun altından bağlanan ketene verilen isim; Halide Nine’m, bi günde yüz kırk barmak keten yolmuş, çok çalışkan gadınmıştı.

Barmaklı kilim: (genel, isim) Evde dokunan kilimlerin en kenarı siyah ondan içeriye doğru beş farkı renkten suyu (kenarı) olan kilimlere verilen ad;  Malike barpamaklı kilimi misefir odasına sermiş, i etmiş.

Baş açık: (genel) Kadınların başlarına bir şey bağlamaması, tesettürsüz olma durumu; Hasan Ağbinin gelini baş açık gezio diyola emme.

Baş yok batırık yok: (genel, deyim) İşlerini pek düzgün yapamayan, bunun yanında anası babası amcası yol gösterecek büyükleri olmayan kişiler için söylenir; Baş yok batırık yok, napsın çocuk…

Başlamak: (genel, fiil) Bağışlamak fiilinin söyleyiş biçimi; Gadir Dayı oğluna yirmi dönüm yer başlamış, gizlice, duyduğuz mu?

Battal: (genel) Sulantılı, verimsiz arazi; Çeşme Yannın bazı yelleri battaldır, doru belli verim alınmaz.

Baya: (genel) Bayağı kelimesinin söyleyiş biçimi, çokça, fazlaca anlamında; Gadir’agam baya hasta ha, öle böle dil.

Bayramlık alma: (genel, fiil) Nişanlı kıza erkek tarafının Ramazan ve Kurban Bayramında şalvarlık bluz alınması durumu; Resmiye gelinine Ramazan Bayramında bi şalvallık bi de bluz almış gız, duyduğuz mu?

Bazlama: (genel, isim) Yaklaşık bir santim kalınlığında saçta pişirilen bir hamur / ekmek türü; Asuman bazlama çok sever diye ona gelince bazlama yapacam.

Bazlamaç: (genel, isim) Bazlamayı bazı kişilerin söyleme biçimi; Bazlamaç pov de de gorkut, vallahi yimem seni.

Bebeli: (güney) Taneli bitkileirn genel olarak tanımlanması; lakap; Bebeli Memet delledi bizim Keşkapan’a.

Beki/m: (genel) Belkinin söyleyiş biçimi; Beki gelebilirim, bekim de gelemem. O gün belli olabili ancak.

Bekmez: (genel, isim) Pekmezin söyleyiş biçimi; Ben pancar bekmezini çok severim, gocam gamış bekmezini çok seve.

Bendetmek: (genel, fiil) Ele geçirmek, kendi üzerine geçirmek, sahiplenme işlemi; Dedelerde Gasım Dayı mülkü bendetmiş, çoğu tallaları kendi üzerine yazdımış diyola.

Bengildemek/Benildemek: (güney) Dalgınlıktan veya uykudan irkilerek uyanmak, kendine gelmek; Alaattin Abi tam uykuya dalacağı sırada kapı açıçlınca benildedi.

Beri bakele!: (genel, fiil) Bakar mısın anlamında bir işlem; Gız beri bakele, gıniye gidicez mi b’aşam?

Beter gülmek: (genel, fiil) Çok gülmek; Nusret’inen Sibel geldile ya geçen bize, bi annattıla, beter güldük be.

Bektaş: (genel, isim) Daha çok sekiz-on beş yaş arası kızların beş taşla oynadığı bir oyun türü; Çocukken Melek Hüsniye Ahretimle çok Bektaş oynardık.

Beserik: (genel, sıfat) Solgun yüzlü, soluk benizli; Halide Yingem oldum bittim beseriktir.

Besbelli: (genel) Bir şeyin kesin olma hâli, tereddütsüz manasında; Selamattin Aga iflas edik besbelli.

Beşibillik: (genel) Beşibirlikin söyleyiş biçimi, beş adet sarı lira altının toplanmış tek olmuş hâli; Berber Mıstava gelinine bi beşibillik dört de sarı lira yapmış,oğlu Ali’yi everiken.

Beştaş: (genel) Bektaş adlı oyunun bir başka söyleniş biçimi. Genellikle, iki seyrek olarak da üç kız çocuğu tarafından sırayla oynanır. Dördü birbirinin benzeri yatay, biri yuvarlak beş taşla oynanır. Düz bir zeminde oynanır. Oyuncu kız,  yuvarlak taşı havaya atarak aynı elle önce taşları birer birer toplar, her topladığı taşı diğer eline koyar. Buna “birler” denir. İkinci elde yuvarlak taşı havaya atarak yerdeki taşları “ikişer ikişer” tutar. Buna “ikiler” denir. Oynayan oyuncu havaya attığı taşı yere düşürdüğünde yanar, sıra diğer oyuncuya geçer. Sonra üçünü bir, birini tek alır, buna “üçler” denir. Sonra dördünü bir alır, buna “dörtler” denir. Üçünü veya dördünü bir anda alamayan oyuncu yanar. Dörtleri de tamamlayan oyuncu, kemerlere geçer. Oyuncu sol elini kemer yapar, Beş taşı da eline alır, yuvarlak olanı havaya atar, diğer dördünü kemerin önüne bırakır. Yuvarlak havaya atılarak tek tek kemerden geçirilir. Sonra iki iki geçirilir, sonra üç ve tek geçirilir. Sonra dördü birden aynı seferde geçirilir. Bu da tamamlandıktan sonra taşların beşini de avucunun içine alır, taşların hepsini havaya atar, elinin üzerinde hepsini tutmaya çalışır, tutabildiklerini havaya atarak tekrar avucunun içine alır. Beş taştan avucunun içinde kaç tane kaldıysa, karşısındaki oyuncuya o kadar “gabak yedirmiş” olur. Oyun böylece devam eder. Karşısındakine en çok kabak yediren oyunun galibidir. Cezası yoktur, oyunun galibi “becerikli kız” olarak takdir edilir. Beş taşla oynandığı için “beştaş” adı verilmiştir. (Emekli öğretmen Ramis Memiş tarafından Kaynarca’dan derlenmiştir.)

Bezelle: (genel, isim) Bezelyenin söyleniş biçimi; Anşa’blam b’aşam bzelle bişimiş.

Bezir yağı: (genel, isim) Bezirhane denilen imalathanede keten tohumundan elde edilen bir tür yağ; gözleme bezir yağıyla çok lezzetli olu.

Bıdıklamak: (düney, fiil) Bir şeyi llemek; mecazi anlamda bir konuyu gündeme getirmek; Ayva alırken tezgahtaki üzümleri bıdıklama;Küllenmiş bi mevzuyu iki de bi bıdıklayıp durma.

Bıdır bıdır: (genel) Alçak sesle durmadan karşılıklı konuşmak; Nisa’yınan Ayşenur, gece yarısına gadar bıdır bıdır gonuştula durudla, ne gonuştula bilmem.

Bıldır: (genel) Geçen

Bıldır sene: (genel) Geçen sene; Bıldır sene gış hafif geçtiydi emme bu sene sert geçecek galibanın.

Bıngıldak: (genel, isim) Kulak memesine verilen isim.

Bıraz: (genel) Birazın söyleyiş biçimi; Bıraz üzüntülü Fatma’blam bu günnede.

Bıyıl: (genel) Bu sene manasına söyleyiş biçimi; İsmail’in haftalık izni bıyıl perşembeye alınmış.

Bıza/lamak: (genel, isim) Buzağı, inek yavrusu; Alaca ineğimiz yeni bızaladı.

Bi damna/ bi dımna: (genel) Küçücük, çok az, bi damlacık manasındadır; aman elif, bi damna şeyi at ağzına da yut be.

Bi gıdım: (genel) Çok çok küçük, çok çok az; Bi gıdım şeyi yiyemedi bebek be.

Bi hamna: (genel) Kısa süreli, az zaman alan; Bi hamna Aliye’blama gidip tençiresini verip gelim.

Bi kapak pinir: (genel) Evde yapılan peynirin el büyüklüğündeki şekline verilen isim; Hayvan gözetme gideken bi çoban dilimi ekmek kesesiy, bi kapak da pinir. O gün atık ganıy bi ta acıkmaz.

Bi öküz arabası odun: (genel) Eskiden kışlık odun ihtiyacı ormandan veya tarla kenarlarından yazdan uygun ağaçlardan kesilen odunlarla temin edilirdi. Bunlar genellikle kurumuş veya bir insan boyu (yaklaşık 175-200 santim) uzunluğunda ağaçlar olurdu. Yazdan hazırlanan bu odunlar, sonbaharda yağmurlar başlamadan öküz arabasına (dört tekerlekli halat arabası) yüklenip arabayı çeken bir çift öküz marifetiyle köye getirilir evin kenarına yığılırdı. İki üç yüz kilo civarında bir miktara tekabül eden bir büyüklüktü bu; Bu gış için sekiz öküz arabası odun gettik, gışı ancak çıkarız.

Bi örnek: (genel) Aynı model veya renkten olan giysilere verilen isim; Üç gızıma bi örnek mintannık kumaş aldım, kesip dikvedim. Bayramda bi örnek giysinne dini.

Bide: (genel, yemek) Pidenin söyleyiş biçimi. Daha çok evlerin bitişiğinde ekmek pişrilen fırınlarda, zaman zaman da evde kuzine sobalarda pişirilen bir tür hamurlu yiceğein adı; Gız Haççe, ekmekten önce pideleri koyalım füruna.

Bilmece: (genel) Sakarya Manav Sözlüğünde bilmeceye masal denir. Hatta ‘bana bilmece sor’ yerine ‘bana masal sor’ denmektedir. Yaygın olan bazı bilmece örnekleri:

Alaca yılan, ağaca dolan? Fasülye

Birbirine la dememiş olmak: (genel, fiil) İyi geçinmiş olma hâli, çiftlerin eltilerin birbirinin sözlerine ahyır dememiş olmaları, uyumluluk; İki elti çok iyi geçinile maşallah, birbirlerine ta la bilem dememişledir.

Bitli helva: (genel, yemek) İçine tahin dökülen ve üzerine bol susam dökülen bir helva türü.

Biyensimemezlikten gelme:  (genel, fiil) Pek beğenmemek, değersiz bulmak; Fahri özlüdür ya, yaptığım tatlıyı biyensimemezlikten geldi, annadım ben.

Biyol: (genel) Bir kere, bir kez; Biyol bi söle teklif et bakim.

Boduç:  (genel, eşya ismi) Naylondan yapılma on-on beş litrelik su kabı, turşu küpü; Üç boduç böber turşusu gurduk, goca gış yiriz atık.

Bokluk: (genel) Ahırların kıyısındaki gübre yığını; Tavukla boklukta gün aşamına eşelendi durdula.

Bonduruk: (genel, isim) Boyunduruk; Öküz arabasına koşulan iki öküzün arabayı çekmesini sağlayan ağaçtan yapılma alet.

Borana: (genel, yemek) Sebzelerin haşlanıp kafif kavrularak üzerine yoğurt dökülmesiyle elde edilen bir yemektir. Ispanak borana, Patates borana, Pırasa borana en çok rastlanan türdür.

Bostan: (genel, isim) Kavun karpuz biberlerin yetiştiği bahçenin ortak adı; Hadi git, Gavın bostanından iki Pamukova gavını kopa da geti.

Bostan: (genel, isim) Kavun karpuzun ortak adı; Bostancı geldi bostancı.

Boyna boyna: (genel) Sık sık, sıkça; Boyna boyna söleme şunu, tamam yapacaz dedik ya.

Boğurgan: (genel, sıfat) Lüzumlu lüzumsuz bağırıp çağıran kişi; Enver’aga çok boğurgandır.

Böber: (genel, isim) Biberin söyleyiş şekli; Böber turşusu gurduk bugün.

Böbellik: (genel) Biber, domates, patlıcan yetiştirilen bahçeye verilen isim. Sulama kolaylığı olsun düşüncesiyle genellikle dere kenarları tercih edilir; Yemmar’ın yanındaki böbellikten böber badılcan topla da geti hadi Fatma.

Böç böç bakmak: (genel, fiil) birine uzun süreli boş boş bakmak işlemi; Anşa’bla böç böç baktı Haççe’ablamın yüzüne.

Bölce: (genel, isim) Börülce, beyazlı renkli karışık fasulye; B’aşam bölce pişidim, bakim biyenecekle mi çocukla.

Buba: (genel) Baba; Bubası gesin aşama tekmil dövdümezsem ben de unu.

Budara: (genel) İnsanın apış arası; Çocin budarasında bi yara çıktı.

Bulgur çorbası: (genel, yemek) Bulgurdan yapılan bir tür çorba; B’aşam bulgur çorbası bişidim.

Bulgur pilavı: (genel, yemek) Bulgurdan yapılan bir tür pilav; sadesi, patateslisi veya sebzelisi yapılır; Bulgur pilavını da bi severimkin.

Buruş/Buruç: (genel, yemek) Kışın kaynatılıp komposto olarak yenilmek üzere yazın kurutulmuş erik. Daha çok, Dumanlı, Akerik ve Karaca erikten yapılır; Bi tencire kaynadıp Makarna, Pilav, Bulgurla yiriz.

Buydey: (genel, isim) Buğdayın söyleyiş biçimi; Otuz beş dönüm buydey ektim bu sene.

Buydey benizli: (genel, sıfat) Esmere çalan renkli insan rengi, kumral renkli insan; Bizim gız buydey benizlidir.

Buydey ekimleri: (genel) Ekim – kasım aylarının genel adı, buğdayların ekildiği Ekimin ikinci, Kasım ayının ilk yarısına verilen isim; Motorumuz bozuldu hem de buydey ekimlerinde. Bereket bi günde tamir ettile de ekinleri ekebildik şükür.

Büğemek: (güney, fiil) Bir şeyi kapatmak,

Bükelek tutmak: (genel, fiil) Genellikle büyükbaş hayvanların yazın sıcakta sineklerin ısırmaları üzerine çılgınca sağa sola koşuşturmaları veya insanların çaresiz sağa sola koşuşturmaları;  Bizim Arab’ınan Gökmen bi bükelek duttulakın; Bubayın hastalinde baya bükelek duttuğunuz siz de.

Bürümek, bürülemek: (genel, fiil) Bir şeyin üzerini bezle kumaşla örtmek.

Bürük o(l)mak: (genel, fiil) bir şeyin üzerinin örtülmüş olması işlemi; Gelin arabasının üzeri tekmil bürüktü.

Büyük arfe: (Genel ) Manavlarda Ramazan ve Kurban Bayramının bir gün öncesine verilen isim. İki gün öncesine ‘küçük arfe’, bir gün öncesine ise ‘büyük arfe’ denir; Büyük arfe günü gidip gurbanımızı gettik.

Büyük gına: (genel) Kız evinde iki kez kına yapılır. Örneğin Cuma akşamı çok yakın akrabalarla kız evinde yapılan kınaya ‘here/küçük kına’ denirken, Cumartesi akşamı yüzlerce kişinin katıldığı ve daha çok ev önünde köyn/ilçenin geniş bir alanında umuma açık kınaya ‘goca/büyük gına’ adı verilir; Ayşenur’un büyük kınasını nerde yapacanız bakim?

Büzelek: (genel, sıfat) İçten pazarlıklı kişi; Bizim Memet biraz büzelektir.

Büzme börek: (genel, yemek) İnve baklavalık yufkayı açıp içine ceviz koyulduktan sonra oklavaya sarıp büzerek yapılan yerel bir tatlıya verilen isim; Büzme börek yaptım, İsmail de çok seve dini.

Büzük (genel, sıfat) İnsanın makat kısmına verilen bir isim olmakla beraber ezik, çekingen ürkek kişilikli insanlara da söylenir; Ezik büzük dolaşma, dik dur len biraz.

Caboğlu: (kuzey, isim) Kaynarca Gabioğlu divanı/köyünün Manav dilindeki söyleyiş biçimi.

Çalık: (genel, sıfat) Aldırık, boş konuşan, anlayışı kıt kimse; Aman be, o çalıktır biraz, fazla ciddiye alma onu.

Can eriği: (genel, isim) Buruş da yapılan, yeşilken pırasa yemeğine de atılan bir ekşimtırak erik türü.

Canı cini olmamak: (genel, fiil) Güçsüz olmak, takattan düşmek; Bugünnede hiç canım cinim yok valla.

Cağcık: (güney, sıfat) Gelişi güzel, lüzumsuz konuşan kişi; Cağcık cağcık gonuşma.

Carcar: (kuzey, yemek) Kara lahananın doğranıp pişirilmesiyle elde edilen bir tür yemek.

Cevizli çörek: (güney, yemek) Un süt su ve cevizin yğarulmasıyla eld edilen hamurun pişirilmesiyle meydana gelen bir ekmek türü.

Cevizli gabak:  (genel, yemek) Manavların üzerine ceviz döküp yedikleri dokuz ayrı kabak tatlısından birisinin adı; Cevizli kabak datlısını da çok severim ha.

Cıbır: (güney, sıfat) Çok zayıf kişi.

Cırmak atmak: (güney, fiil) tırmalamak, tırmık atmak, cımırmak; Zera Hatme’ye cırmık attı.

Cızık: (güney, sıfat) Cızık cızık eden, mızık mıık eden, mızırdanan, her şeyden yakınan; Zinep ablam her şey cızıkla duru.

Cıngan : (genel, isim) Çingene kelimesinin Manavca söyleyiş biçimi; Cıngan çalar Kürt oynar.

Cıngan deli: (genel, isim) Nefes borusu.

Cıngan deline gitmek:  (genel, fiil) Nefes borusuna bir şey kaçması işlemi; Yidim yemek cıngan deline gaçtı da ü(k)sürüp duruyom be.

Cızcız tutmak: (genel, fiil) Büyükbaş hayvanların yazın çok sıcak havalarda sineklerin ısırması sonucu çılgınca koşuşmaları hâli, ayrıca iş yoğunluğundan ötürü insanların en yüksek tempoda çalışmaları durumu; Gökmen’inen Arap bi cızcız duttu bugün, kara sinek ısırmasından bunalmış hayvanna, ne yapsınna.

Cicilerin başında tabancam kaldı: (güney, türkü) Geyve yöresi türkülerinden olup I. Ve II. İnönü Savaşları sonrasında Geyve halkının yaktığı bilinmektedir.Sözleri şöyledir:

Cicileirn başında tabancam kaldı / Al topuklu Bahriyem kimlere kaldı / Sen ağlama Bahriyen ben yine gelirim. / Asker olur gidersem ben yien sana dönerim.

Cicilerin başında üç gün oturdum / Üç günün içinde a canım harbe tutuldum / Sen ağlama Bahriyen ben yine gelirim. / Asker olur gidersem ben yien sana dönerim.

Cicilerin başında sıra sıra söğütler / Yarim binbaşı olmuş askerleri öğütler / Sen ağlama Bahriyen ben yine gelirim. / Asker olur gidersem ben yien sana dönerim.

(Geyve yöresi türküsü olup, emekli öğretmen Ahmet İşsever tarafından derlenmiştir.)

Cizleme: (genel, yemek) Tavukla yenen, akıtma da denilen, tamış hamurdan saç üzerinde pişirilen bir milim kalınlığında bir hamur/ekmek türü; Kü tavini pişirecen, yanına da cizleme; yeme de yanına yat…

Cobuz: (kuzey, isim) küçük çukur; Yollarımız cobuz cobuz oldu.

Cokcirik: (genel, isim) Soğanın cücüğüne verilen isim; cokcirikten yapılan bir yemek adı; Gız Gülsen, evde buruş da va, hadi bi cokcirik iyimi yap da yilim çocim.

Comburdamak: (güney, fiil) sulu olan şeylerin sallanması ve o sırada çıkardığı ses; Comburdattın be salliye salliye.

Coplam: (kuzey, isim) Küçüktüen biraz irice çukurluk, arazideki küçük çökme, çukur; Harman arkasında coplam coplam çukulla omuş yağmırdan.

Corlak: (güney, sıfat) Belden aşağısı çıplak olana söylenen sıfat; Çocukla corlak suya girdile.

Corutmak: (genel, fiil) düşünceli dalgın hâldeki kişinin durumuna verilen isim; kel yavrusu gibi ne coruduyosun Memet Ali?

Cozuk-cızık: (güney, sıfat) Zayıf, külüsütr, işe yaramaz; Cozuklaın çocukları.

Cöngelez/Congalaz: (genel, sıfat) Sırılsıklam ıslanmışlık hâli; Bi yağmır, bi yağmır, cöngelez gibi ıslandık.

Cukcu: (güney, isim) Tavuk yavrusu olarak civcivin azıcık palazlanmış hâli, piliçe gelmemiş yavru;  Serkân çocum cukcuları yemnive.

Curu/k: (güney, sıfat) Bir şeyin koyu olması gerken bir şeyin normal kıvamından daha sulu olması hâli; Tarna çorbası başam çok suruk omuş.

Cuvap: (genel) Cevap kelimesinin söyleyiş biçimi; Ona cuvabını veridim ama baktım laf uzıycak vaz geçtim.

Çakıldak: (genel, sıfat) Çok ve gereksiz konuşan kişiye verilen lakap; Çakıldak Hayriye, bi ağzını açsın, susturamazsın valla.

Çalgı dakımı/takımı: (genel) Düğünlerde üç gün çalmak üzere tutulan ve genellikle bir klarnet ustası ve bir davulcudan oluşan ikiliye ‘çalgı takımı’ adı verilir. Düğünlerine üç dakım çalgı dutmuşla, duydunuz mu.

Çal: (kuzey, isim) Taflan bitkisi ile örtülü taşlık alanların genel ismi.

Çal Tepesi: (kuzey, isim) Adapazarı’ndan Kaynarca’ya giderken, ilçenin ilk göründüğü tepe, taflan ağaçlarıyla dolu taşlık bir alan olduğu için yöre halkınca bu isim verilmiştir; Çal Tepesi’nden Gaynarca göründü mü eve geldim zannediyom kencimi.

Çalmak: (genel, fiil) Evlenmek amacıyla zor kullanarak bir kızı tek veya üç beş kişi bir olup kaçırma fiili; İmamların Kadirya’bli çaldıladı.

Çamaşıra inmek: (genel, fiil) Ortalama bir buçuk-iki ayda bir bütün çamaşırları alıp ailenin tüm kadınlarının pınar başında çite döşeyip kaynar ve küllü suyla yıkanması işlemi; Yeni pınara yarın Aşakıla çamaşıra ineceklemiş.

Çandı: (genel, isim) Kestane veya meşe ağacından çivisiz kertelez şeklinde üst üste koyularak dört duvarı yapılan bir tür eve verilen isim; Çandıda geçti bütün çociklimiz biizn.

Çantakapak: (güney, isim) Yırtılan bir şeyin sarkan kısmı; Makbule gız, çantakapk yırtıldı donun.

Çantar: (genel, eşya ismi) Bezden yapılan çanta; Nihat Kur’an’ını çantarında götürü getiridi.

Çapaçul: (genel, sıfat) Dağınık, üstü başı düzensiz kişi; Çapaçul Zera.

Çatır ayaz: (güney, isim) Her tarafın buz tutması, çatır çatır buz olması hâli.

Çavak: (genel, sıfat) Tutarsız dengesiz uçarı bayanlara verilen isim; Çavak Müşere.f

Çaşnak: (kuzey, eşya) Avlu asılan dayanağa verilen isim.

Çavale: (genel, sıfat) Hesapsız, ulu orta konuşan bayan; Çavale Mükerem.

Çekel: (genel, eşya) soğan sarımsak otuz kazmaya yarayan küçük kazma.

Çeki : (genel, tören) Kız kınasında kıza verilen hediyelerin sunulma töreni;  Gelinin halasından bi bilezikkkk.

Çekmek: (genel, fiil) Övme, methetme fiilinin gerçekleşme işlemi; Bi çektim bi çektim, çok hasına gitti Memet’in.

Çekmeye gelmek: (genel, fiil) Övülmeyi, methedilmeyi sevmek; Bizim Süleyman çekmeğe pek bi geli.

Çelik: (kuzey, çocuk oyunu)  Çocuklar tarafından met sopalarıyla oynanır. Fakat üç noktada metten ayrılır. Birincisi metin kendisi, ikinci metin üzerine koyulduğu aletin farklılığı, üçüncüsü de ebenin karşıda beklemesidir. Adına “çelik” denilen 20 cm kadar uzunluğunda yuvarlak her iki ucu da düz kesilmiş bir aletle oynanır. Met sopasına da “çomak” denilir. Çocuk çeliki, ya yere batırılmış 50 cm yüksekliğindeki bir çubuğun üzerinden kendi elindeki çomakla vurup ilerideki ebeye doğru gönderir, ya da bir ucunu avucuna aldığı çomağa yerleştirip havaya zıplattığı çeliki çomağın kuyruğuyla ebeye doğru gönderir. Ebe yaklaşık 25-30 metre karşıda çeliki beklemektedir. Ebe elindeki çomakla çeliki karşılayıp geldiği yöne iade etmeye çalışır. Ebe karşıladığı çeliki, atan çocuğun gerisine gönderebilirse ebelikten kurtulur, atan çocuk ebe olur. Ebe çeliği diyelim ki atamn çocuğun yönüne doğru kısa bir mesafe atabildi, veya hiç vuramadı, çeliğin düştüğü noktadan oyunun başlangıç noktasına adımlanır, ebe o kadar gabak yemiş sayılır. Bazı yerlerde buna sayı da denilir. Ebe olan çocukların içinde en fazla “gabak yiyen” oyunun mağlubu sayılır. 8-10 kişiyle oynanır. Yarım saatle bir saat kadar sürer. Adını “çelik” ve “çomak” adı verilen oyun aletlerinden aldığı sanılmaktadır. (Emekli öğretmen Ramis Memiş tarafından Kaynarca’dan derlenmiştir.)

Çember: (genel, eşya) Kenarları oyalanmış ve sadece evlenmemiş kızların örtüğü başörtüsü; Gız Malike, başına çemberiyi bağlamadan çıkma gız dışarı.

Çemkirmek: (kuzey, fiil) Ona buna sataşmak, vara yoğa laf söylemek, çirkeflik yapmak.

Çempildemek : (kuzey, fiil) Sıvı maddelerin bulunduğu kapların, araç giderken çıkardığı seslerin işlemi.

Çene çarpan: (güney, yemek) Ispanağın iri iri doğranıp haşlanması ve piyaz ve yoğurtla karıştırılmasıyla elde eilen bir tür yemek.

Çentmek: (kuzey, fiil) bir şeyi belli bir şekilde kesme işlemi; Mancarı bıçanan bööle çendesiy…

Çepel: (genel, sıfat) Düzensiz, intizamsız yapılan iş; Aydınna avla dutmuşla emme ytokadın biri beş metre ötekisi üç. Çok çepel iş yapmışla.

Çepiş: (güney, isim) yaşlı keçi.

Çeşek:  (genel, isim) Özbekistan kökenli bir isim, aslı Çekşek olup bir pilav ismidir aynı zamanda; Çeşek’te Memet Dayım da ırahmetli oldu.

Çevre:  (genel, eşya) Erkeklerin ekip biçerken veya iş yaparken boyunlarına bağladıkları bir örtü adı; ‘Kızlar sevdiğine çevre bağışlar’(bir Kocaeli Türküsü’nden.)

Çıbık: (kuzey, oyun) Beş adet çubukla oynanan bir oyun adı.

Çıbıklı kilim: (genel, eşya) Desen olarak bütün bir kilimin yukarıdan aşağıya çizgili/çubuklu olarak dokunmuş hali.

… çıkmak: (genel, meslek) Mezun olmak, bir mesleği edinmek; Okçular’da Arif’in oğlu Fahri, mühendis çıktı.

Çıkım: (genel, ölçü birimi) Tarlada çalışırken bir kişinin kendince belirleyip bir uçtan diğer uca ektiği biçtiği kazdığı kestiği yaklaşık elli santim ile bir metrelik bölümün adı; Bu çıkımı d acıkıp bi yemek molası vellim mi arkadaşla.

Çıkırık: (genel, isim) Çıkrık, elle çevirerek ip eğirmeye yarayan alet; Çıkırıkçıların Haççabla Alla raz osun herkesiye iyilik yapmış garıdır.

Çılbır:  (genel, eşya) Küçük zincir; Bizim emre hep cebinde çılbır taşır nedense; Yumurra ve sarımsaklı yoğurtla yapılan bir tür yemek; Bizim adam çılbır yimini çok seve ha.

Çıltık: (güney, sıfat) Zilli, çirkef kişi.

Çımkışmak: (güney, fiil) Kaşınma.

Çırakman: (genel, isim) Kandil, lamba altlığına verilen isim.

Çırıntı / çırımtı / çılıntı:           (genel, isim) İnce çalı çırpıya verilen ad.

Çıtır gavın: (genel) İnce, yerken çıtır çıtır ses çıkaran bir kavun türü.

Çiçek:  (genel, bitki) Gündöndü de denilen ayçiçeğine yerli halkın verdiği isim.

Çiçeklik: (genel, isim) Eski evlerde çiçeklerin sergilendiği balkona verilen isim.

Çiçek misir açmaları:   (genel, isim) Zaman olarak Eylül ayının başlarına verilen isim.

Çiçi: (genel, sıfat) şımarıkça, kaprisli, her istediği yapılmış olma hâli.

Çiçi büyümek: (genel, fiil) Şımarıkça büyümüş olma hâli, her istediği yapılarak büyümek; Bobannesi Yalçın’ı bıraz çiçi büyütmiş.

Çiğnemik: (genel, isim) Yemek yemeğe alıştırmak için çocuklara annelerin çiğneyerek verdikleri gıdaya verilen isim.

Çizgi: (genel, oyun türü) Genelde kız çocukları bazen de karışık oynanır. Toprak zemin üzerine sert bir cisimle, beton zemin üzerine kiremit parçası veya tebeşirle kareler çizilir. Karelerin kenar uzunluğu genellikle 40-45 cm civarında olur. İlk sırada bir kare, ikinci sırada bir kare, üçüncü sırada yan yana üç kare, dördüncü sırada bir kare,  beşinci ve son sırada yan yana üç kare olur. 5-5 cmlik kare biçiminde bir tahta veya taş parçasını tek ayak ucuyla dokunarak kare içinde gelecek şekilde oynanır. Her bir kareye oda denir. Oyun tek ayakla oynanır. Sadece üç odalı yerlerde oyuncu iki ayağını da odalara koyabilir ve dinlenebilir. Amaç taş veya tahta parçasını, ayak ucuyla tüm odalarda sırasıyla gezdirerek, hiçbir çizgi üzerine getirtmeden (yanmadan) götürüp getirtmektir. Genellikle iki kişiyle oynanır.  İlk turda her iki oyuncu “göz açık” oynarlar. İlk turda her iki oyuncu da götürüp getirmeyi başarırsa, ikinci turda “gözler yumuk” yürüyerek oynanır, sadece üçlü odalarda gözlerini açar. Gider gelir. Hangi oyuncu bunu da başarıyla tamamlarsa, başlangıç noktasını gelip arkasını döner, tahta veya taşı odalar yönünde başının üzerinden atar, taş çizgiye değmeden hangi odaya denk gelirse, o oda artık onun evidir. O orada kalan oyun süresince iki ayakla basabilir. Diğer oyuncu onun evine kesinlikle giremez, onun üzerinden atlamak mecburiyetindedir. En fazla oda alan oyunu kazanır. Kaybedene ceza yoktur. Oyun genellikle yarım ile bir saat kadar sürer. Tek ayakla oynandığı ve çizgilere dokunulamayacağı için çok yorucudur. Adını odaların “çizilme”sinden aldığı düşünülmektedir. (Emekli öğretmen Ramis Memiş tarafından Kaynarca’dan derlenmiştir.)

… çoci olmak: (kuzey, fiil) Bir yerli, bir bölgeden, bir aileden olmak; Evi Hacalla çoci yapıyomuş. Matmala Mıstavası dükyan açacakmış.

Çon: (genel, uzuv) Kalçaya halk arasında verilen isim.

Çökelez/Çekelez: (kuzey/güney, hayvan) Sincap’a Manavların verdiği isim.

Çüke sürüm aklı olmamak : (genel, fiil) Akılsız, ahmak kişi; bırak şunu be, unda çüke sürüm agıl yoktur.

Çözme: (kuzey, kumaş) Düzende keten – pamuk karışımı olarak dokunan kırk beş – elli santim genişliğinde on beş – yirmi metre uzunluğunda bez topu.

Dadı bezi: (kuzey, isim) Düzende ketenle pamuğun karıştırılmasıyla elde edilen kalınca bir kumaş türü; Dadı bezinden ya gemci (mont) dikecen ya da pontul (pantolon).

Daklaşmak: (genel fiil) Laf sokmak, kavga çıkartmak için kızdırıcı laf söylemek; sürekli tahrik edici sözler söylemek; Hanfabla, sen mani mani benim anama ne daklaşıyon bakim?

Dalak çıkırığı: (genel, büyük oyunu) Bayramlarda köy meydanına kurulan bir ahşaptan oyun aracıdır. Üç metre kadar uzunluğunda kalın meşe ağacından bir tane direk yapılır. Bir tür ilkel tahtaravallidir. Direğin başı aynı akis başı gibi yapılır. Direğin ucuna yere paralel olarak 4-5 metre uzunluğunda ağaçtan kuvvetlice bir sırık koyulur. Her iki ucuna bir delikanlı biner. Tahtaravalli misali iner çıkarken, bir yandan da dönerler. Bu oyunu zaman zaman kızların da oynadığı görülür. Bu aygıta “dalak çıkrığı” denir. Bu düzenek her iki dini bayram süresince kurulu olur, köyün hemen hemen bütün gençleri dalak çıkrığına binerler. (Emekli öğretmen Ramis Memiş tarafından Kaynarca’dan derlenmiştir.)

Damarsız: (güney, sıfat) Aksi, ikna olmayan kişi; U adam çok damarsız.

Dansık: (genel, sıfat) yersiz dengesiz konuşan kimse, ahmak kimse; Aydınnarın İlyasaga biraz dansıkcanadır.

Dartı: (kuzey ve merkez, yemek) Bir kapta biriktirilen süütn kaymağı, kahverengi rengini alana kadar kaynatılarak elde edilen bir sos; ekmek banılarak da yenilir, keşkek, mancar veya malayın üzerine koyularak da yenilebilir. Sakarya Manavları için en değerli sosların başında gelir; Dartısız sofra eksik bir sofradır be.

Dartılı malay: (kuzey ve merkez, yemek) mısır veya buğday unundan yapılan malayın üzerine dartı sürülerek elde edilen bir yemek; Dartılı malay da bi has olukun.

Dartılı keşkek: (kuzey, merkez, yemek) Keşkek Türkmenlerin yaşadığı tüm coğrafyaların ortak yemeğidir. Sakarya Manavları ise çiğ (buğday) ile pişmiş tavuğun üğülmesi (karıştırılması/ezilmesi) ve bulamaç hâle getirilmesi ile elde edilir. Keşkeğin üzerine Sakarya’nın kuzey bölgeleri ve merkezinde ısıtılmış dartı sürülerek yenilir. Sakarya Manavlarının en karakteristik yemeklerindendir; Dartısız keşkek de saman gibi datsız duzsuz bişi olu(r).

Davul: (genel, alet) Elektrikli fırına verilen isim; Davılı çıkarıy, börek pişirecem.

Dayday: (kuzey, sıfat) Çok yaşlı, kamburu çıkmış, ancak bastonla yürüyebilen bazı erkeklere verilen sıfat. Dayı dayı kelimelerinin kısaltılmışı ve birleştirilmişi olduğunu söyleyenler de vardır; Böceklerin Dayday Mıstafa’gam da yağmırın yavacanı üç gün önceden bilidi ha. Nasıl biliyodusa atık.

Debeleş/ştimek  : (genel, fiil) Orayı burayı karıştırmak, alet edevatla oynamak; Ayşenur, televizyonu debeleştime bakim (‘kumandayla iki de bir kanalları değiştirme’ demek isteniyor.)

Debildemek: (genel, fiil) Kımıldamak, yerinde duramamak, ufak küçük hareketlerde bulunmak; Bizim Fari de çok debilde(r), eli o(l)mazsa aya(ğı) oyna(r), bi dur be adam oturdiy yerde.

Debildek: (genel, sıfat) Yerinde duramayan kişi; Bi dur be yerli yerinde, ne debildek adammışsın sen be Gadir.

Dede mahrumu  olmak: (genel, fiil ) Anne babasının vefatıyla ortada kalan çocukların dede mirasından mahrum olması hâli; Zavallı Semih’inen gız gardaşı, anne babası tren kazasında vefat edince dede mahrumu oldular, ortada kayaldılar zık.

Dediyndi: (genel, fiil) Demiştin; Sen onu zaman bana böle dediyndi sahi.

Demet bağlamak: (genel, fiil) Orak ve ellikle biçilen buğday destelerinin gemle bağlaması işlemi; A(k)şamınan yetmiş demet bağlamışızı bubayınan ikicamız.

Dernek : (genel, olay) Düğün, kına, nişan, sünnet gibi törensel olayların genel adı; Fahri dernek yapıyo bu Pazar, oğlu A(h)met’i everiyo.

Deste: (genel, isim) Biçilen 100 sap kadar (üç dört tutam) buğdayın toplanmış hâli; Yüz eli deste buğday biçtim ben bugün.

Dıkım (genel, isim) Lokma; Bi dıkım ekmek attım ağzıma.

Dılbıran (genel, bitki) : Beyaz renkli avuç büyüklüğünde şemsiye görünümlü bir mantar türü; Dılbıran mantarı biraz acıdır ama unnayıp kızartısan bayağı datlı olu(r).

Dımbıl: (genel, isim) Kopartılarak oluşturulan küçük hamur parçası.

Dımbıl çorbası  : (genel, yemek) Dımbılların pişirilmesiyle oluşan ve bazen d eiçin karagöz fasulye atılan geleneksel bir hamur çorbası; Dımbıl çorbasını da emme severim ha.

Dımdızlak bırakmak: (genel, fiil) Birinin başka birinin malını mülkünü kurnazca elinden alıpta onu orta yerde çaresi bırkaması durumu; Memeta Hasan’ı, borcu yüzünden elindekileri aldı, dımdızlakta bıraktı çoci.

Dımdızlakta gamak: (genel, fiil) boşa çıkmak, kandırılmak, ortada kalakalmak, aldatılıp ortada bırakılmak; Amcasından beklemedi tabii, andan sonra ona oyun oynandı, dımdızakta Diklembaç-beç           : galdı daribim ne yapsın.

Dımzıklı: (genel, sıfat) Küçük benekli noktalı yahut puanlı kumaş yahut insan yüzündeki benekler; Dımzıklı bi mintar va(r)dı sırtında.

Dıngılmak: (güney, fiil) Yavaşa yatmak; Maviye Yingem dıngılvadı yattı.

Dıngımda olmamak: (güney,fiil) Umurunda olmamak; O kiseyi dıngına dakmaz.

Dırmandılar: (kuzey, isim) Ünlü yazar Falih Rıfkı Atay’ın köyü. Babası Abdullah Efendi’nin Kaynarca’ya bağlı Büyükkayarca köyü’ne üç yüz metre mesafedeki Dırmandılar mahallesinden İstanbul’a eğitime gittiği, oğulları Falih Rıfkı ve Reşat Beylerin İstanbul’da doğup büyüseler de zaman zaman Kaynarca Dırmandılar’a gelip gittikleri, 1960’larda Dünya Gazetesi Başyazarlığını yürüttüğü sırada Falih Rıfkı Atay’ın Sakaryalı gazeteci Abdullah Çelik’e ‘buyur hemşehrim. Ben de Sakaryalıyım. Babam Sakarya Kaynarca ilçesi Dırmandılar’dan…’ dediği bilinmektedir.

Dışabaşlı: (genel, sıfat) Gözü başka erkeklerde olan evli kadın veya gözü başka kadınlarda olan evli erkeğe verilen isim; Mıstava dışabaşlı bir deligannıdır maalesef. Erken de evlendirildi ya, undan mıdır nedir.

Dışakıla: (genel, isim) Akrabalık yakınlık olmayan aile, lakap; Dışakıların Sülüman.

Dıvıl dıvıl: (genel, sıfat) Unlu yemeklerin ağızda dağılır olması hâli.

Dıvıl dıvıl: (genel, fiil)  Ortam uygun değil, konuyu değiştir manasına bir söz; Gülseren hadi dıvıl dıvıl.

Dızdırık: (güney, isim) Ağı çalık, paçası dar don; gızıp giden kişi; Göynüklülerin donnadı hep dızıdırk olu; Emine Dizem çok dızdırıkdı gidedi.

Dızık: (güney, isim) Arka taraf, kıç, makat.

Diganın: (güney, isim) Ağabeysinin manasında kullanılır; Diganın sen u işi bilmezsin.

Dikenucu mantarı: (genel, bitki) Adını dikenli otların dibinde yetişmesinden alan bir tür mantar.

Diklembeç/baç: (genel, fiil) Çocukların çayırlarda takla atıp yuvarlanması hâli; Bahar geldi ya, köyün çocukları çayırlarda diklembaç atlıyorlar be.

Diklembeç/baç  : (genel, oyun) Sopaların en ileriye atılmasıyla oynanan oyun bir tür çocuk oyunu; Bu akşam hayvanları örüden getirirken yol boyunca çocuklarla amma diklembaç oynadık ha.

Dikme: (genel, isim) Ağaçtan, iki ubuç santin eninde on santim genişliğinde ortalama bir buçuk metre uzunluğunda, yanyana çakıldığında bir avlunun veya bir bölgenin kaptılmasına yarayan ince tahta; Dikme çaktıla bütün gün.

Dim diyenin dim guyri: (genel, deyim) Hemen her yerde bitiveren, lüzumlu lüzumsuz gerekli gereksiz her yere giden katılan kişiler için söylenen deyimdir; Anşanla da dim diyenin dim guyri, gene burda.

Dimen/Deymen: (genel, isim) Değirmen kelimesinin yerel dilde söyleyiş biçimi; Mezinne’de Dimençi Mıstava.

Dingabak: (güney, sıfat) Tepe üstü düşmek; Yolda yörürken dingabak düştü.

Dingil: Ahşaptan yapılan öküz arabalarının ön ve arka kısmında bulunan ve tekerleklerin dönmesini sağlayan aks.

Dingildemek: (geneli fiil) Bir şeyin yerinen oynaması, hafiften oynaması hâli; Bilgisayarın fişi dingildedi / Dişim dingildedi.

Dingildek: (genel, sıfat) Kıpır kıpır olan, yerinde duramayan kimse; Amam dingildek bu bizim Emre, çocuk bi otur be yerine.

Dingili kürümek: (genel, fiil) bir şeyin fazlaca olması, normalin üstünde olması hâli; Borç dingili kürüyo(r)muş. Ne yapacaklar bilmem.

Dipdip: (kuzey, çocuk oyunu) Daha çok hayvan gözeten çocukların dinlenme sırasında açık alanda oynadığı bir oyundur. Genellikle erkek bazen de kız-erkek çocukların karışık oynadığı olur. Bu oyun için herkesin özel birer dipdip sopası olur. Yaklaşık 100-120 cm boyunda, bir ucu incemsi, kızılcık, yemişen veya karagürgen ağacından ateşte kızartılarak yapılan esnek bir sopadır. Sekiz on çocuk tarafından oynanır. Yan yana dizilen çocuklar, hepsi aynı hizadan sırayla sopayı yaylandırarak en ileriye-uzağa atmaya çalışırlar. En kısa mesafeye atabilen ebe olur. Ebe bütün sopaları toplayıp tekrar getirir. Ebe kendi sopasını dizili çocukların 2 metre kadar önünde yatay olarak koyar, diğer çocuklar ebenin sopasının üzerinden kaydırarak en ileriye atmaya çabalarlar. Üçüncü turda ebenin sopası en ileriye giden sopanın önüne yatay olarak koyulur. Bu kez bütün çocuklar ebenin sopasının üzerinden kaydırarak en ileriye atmaya çalışırlar. Ebenin sopasına değdiremeyenler oyun dışı kalırlar. Hiçbir çocuk ebenin sopasına değdiremeyinceye kadar oyun devam eder. Ebenin sopasının yerinden çocukların dizildiği oyun başlangıç noktasına kadar adımla sayılır, her adıma kabak denir. Birinci bölüm örneğin ebenin “Garadonnunun Azizin 45 gabak yimesi”yle sonuçlanmıştır. Oyun tekrar başlar. İkinci ebenin “gabak yemesi”ne kadar devam eder. Bu oyunun bir saat sürdüğü de, üç saate kadar sürdüğü de olur.  Oyunun sonunda “en az gabak yiyen” birinci, “en çok gabak yiyen” oyunun mağlubu olur. Adını sopanın “dip dip” yere vurularak ses çıkartmasından aldığı sanılmaktadır.(Emekli öğretmen Ramis Memiş tarafından Kaynarca’dan derlenmiştir.)

Divemek: (genel, fiil) Bir şey i söylemek, haber vermek, anlatmak; Nerden mi duydum, Emn’ablam diyedi bana da.

Dize: (genel) Teyze kelimesinin yerel söyleyiş biçimi; Emille’de Haççe Dizem çok izannı garıdı emme ömrü azmış nedelim.

Dokumak: (genel, fiil) Kilim dokumak; Bı gıi bizim Fari’ye kilim dokuyuz; cevizlerin ürünlerini bir sırık marifetiyle yere indirmek; iki gündür ceviz dokuyom, gogalllerini tekmil düşürdüm yere.

Dokuztaş: (genel, oyun) Dokuz taşla oynanan bir oyun türü; 13-16 yaşlarında genellikle erkek, seyrek de olsa kız çocukları tarafından dokuz taşla oynanan bir oyundur. Akşamları köy odalarında büyüklerin de oynadığına rastlanır. İki kişiyle karşılıklı oynanan bir oyundur. Her iki oyuncu da farklı renkte örneğin “biri dokuz adet mısır, diğer dokuz adet fasulye” ile oynar. Oyuncular ellerindeki üçer taşı “bir sen bir ben” sırasıyla noktalara konarlar. Konma bitince sırayla “birer taş” oynanır. İç içe geçmiş üç adet dikdörtgenin ortalarından dikine çizilmiş bir zeminde oynanır. Amaç dikine veya yatay “üç taş”ı yan yana getirip, rakibin bir taşını yemektir. Bu oyunda marifet “üçtaş” yapmaktır. Hatta iki peş peşe sırayı yana yana getirip “vargel” veya “vırtgel” yapmak büyük marifettir; çünkü her oynadığında rakibin bir taşını alabilirsin. Normalde her seferde bir “durak” ilerlenirken, üç taşa gerileyen oyuncuya aynı güzergahta sınırsız oynama hakkı verilirdi. İki taşı kalan o elde yenilmiş sayılırdı. Genellikle üç veya beş el oynanırdı. Usta oyuncular saatlerce yenişemezlerdi. Dokuztaş Turnuvalarının bile düzenlendiği olurdu. Bir tür “ileri düzeyde zeka oyunu” olup, satranca benzer özellikleri bulunurdu. Birinciliği kazanan çevresinde büyük itibar görürdü. Adını “dokuz adet taşla oynandığı” için aldığı bilinmektedir. (Emekli öğretmen Ramis Memiş tarafından Kaynarca’dan derlenmiştir.)

Dolma: (genel, isim) Soğan ve baharatla pişirilmiş pirincçlerin, genellikle biber, patlıcan kabağa, bazen de kara lahana, beyaz lahana, kaldirek yaprağı veya üzüm bağına sarılarak yapılan bir yemek türü; Gınada emme çok dolma yiriz bu aşam ha.

Dombay: (genel, isim) Mandanın diğer bir söyleyiş biçimi; Yalçın Dombaycıoğlu ile bacanak olduk biz.

Dombay eriği:  (genel, bitki) Harman mevsimi olgunlaşan ve şırası da yapılan iri esmer bir erik türü; dombay erikleri oldu mu gız Malike?

Domuz : (genel, oyun)  Golfa benzeyen, elde bir buçuk metre uzunluğundaki ucu kıvrık ahşap sopalarla dört beş santime on üç on beş santim ahşap bir objeyi kulte denilen çukura sokma esasına dayalı beş altı büyüğün oynadığı geleneksel bir oyunun adı; Genellikle 15-18 yaşlarındaki büyükçe çocuklardan; 8-10 bazen de 15 kadar çocuk tarafından oynanır. Herkesin elinde kalınca 100-120 cm uzunluğunda ucu topuzlu yabani kızılcık, yemişen veya garagürgenden yapılmış “domuz sopası” vardır. Ağaçtan yapılmış 6-7 cm çapında top gibi yuvarlak “domuz” adı verilen bir alet vardır. Ortada 25-30 cm çapında, 8-10 cm derinliğinde bir “domuz çukuru” bulunur. Oyuncular domuz çukurunun etrafında tahminen 4-5 metre bazen 8-10 metre civarında ayağını koyacak derinlikte birer kulte edinirler. Kulte sayısı oyunculardan bir noksandır. İlk ebe “çöp çekme” yöntemiyle kurayla belirlenir. Ebe  dahil herkesin elinde domuz sopası vardır. Oyun ebenin domuzu 8-10 metre uzağa atmasıyla başlar. Ebe dahil herkes ellerindeki sopalarla domuzu “domuz çukuru”na sokmaya çalışır; domuz çukura girdiğinde herkes bir kulte kapmaya koşar, bir kişi boşta kalır; boşta kalan yeni ebe olur. Hareketli ve yorucu bir oyundur. Bir, bir buçuk saat kadar sürer. Oyunculara cezası yoktur. Adını “domuz” adı verilen top gibi yuvarlak aletten veya topun “domuz avı” gibi sopayla kovalanmasından aldığı sanılmaktadır. (Emekli öğretmen Ramis Memiş tarafından Kaynarca’dan derlenmiştir.)

Don: (güney, eşya) Kadınların elle dikip ayaklarına giydikleri giysi.

Doncak: (güney, isim) Kasaba sakinlerinin çamaşır yıkadıkları, dere üzerine kurulu üstü ve yanları kapalı ocaklı mekân, çamaşırhane; Doncakta giycek yıkıyoz.

Doyuk zatte: (genel) Tok, doymuş zaten anlamında bir söyleyiş biçimi; Gel dedik sofriye, emme Memet doyuk zatte, nasıl yisin çocimiz.

Döbelen mantarı: (genel, bitki) Döbelen manytarının pişirilmesiyle elde edilen bir tür yemek.

Döp döp: (genel, sıfat) Sözünü bilmeyen kişi; O biraz döp döpdür.

Döpdölen: (genel, sıfat) Düşüncesizce, arkasını düşünmeden konuşan, son söyleyeceğini ilk söyleyen; Döpdelen Melahat seni.

Dövüş etmek/döğüş etmek: (genel, fiil) ülke genelinde ‘kavga etmek’ fiilinin Manavca karşılığı dövüş etmek, vuruşmak, yumruklaşmaktır; Amed’agayınan Bostancı bi dövüş ettile bugün, çok üzüldük.

Duncutmak: (kuzey, fiil) Kışkırtmak, ayartmak, birini olumsuz bir şeye yönlendirmek; Fahri Mıstavi duncuttu duncuttu, o da sonunda abisi Hüseyin’inen dövüş etti.

Durmak: (genel, fiil) Bir yerde yaşıyor yahut çalışıyor olmak, çalışılan, yaşanılan yer; Bizim Gadir İzmit’te duruyo(r).

Durukmak: (genel, fiil)  Duraksadı, devam eden bir işte işlemde birden durmak, kısa süre beklemek; Duruktu birden, yarım dakka gada, sora devam etti.

Durcuk etmek: (genel, fiil) Çocuğun yürüme aşamasında kendi başıan ayakta durabilmesi hâli; Yetişkinlik hâli; Bebimiz atık durcuk etmiye başladı çok şükür; E işleri büyyü, durcuk edebili artık Amet.

Dutvamak: (genel, fiil) Bir şeyi tutup hediye/armağan etmek; Görümceme üç tavık dutvadım bu gelişinde.

Duvak: (genel, sosyal olay) Düğün ve gerdeğin ertesi günü, erkek evinde gelinin yakınlarının da gelmesiyle gelinin başına duvak örtüldüğü, sevinç ve coşkuyla yemeklerin yendiği oyunların oynandığı sosyal törene verilen ad; Tenzile’nin duvanda bi oynadık bi oynadık.

Duyup da bi galmak: (genel, fiil) Çok şaşırdım, şaşırınca donup kaldım manasında bir fiil; Hiç ummazdım Memet’ten, duyup da bi galdım, ne dicemi bilemedim.

Düdük: (genel, yemek) Hamurdan yapılan ve süpürge sapına sarılarak şekil verilen bir tür yemek; Bugün gayınvalide düdük bişirecekmiş, akşam yimine bizi de davet etti.

Düdük Makarnası: (genel, sıfat); Bir tür aşağılama, hakaret olarak da kullanılan söz; Hadi ordan düdük makarnası, ne konuşuyon?

Düdüren: (kuzey, merkez) Adapazarı’na bağlı Döğdüren mahallesinin söyleyiş biçimi; Düdüren’den Salmanniye geçesin, urdan da Araman’a.

Düğün : (genel, sosyal olay) Erkek evinde gerçekleştirilen evlilik töreni. Cuma öğleden sonra başlayan Cumartesi günü misafirlerin en yoğun gelmesiyle devam eden, Pazar günü gelinin eve getirilmesi ve dini nikahın kıyılmasıyla sona eren, kendi içinde birçok bölümleri bulunan sosyal olay; Hayıllısınnan Çolakların Hasan’ın düğünü de oldu bitti çok şükür.

Düğün kâtibi: (genel, görev) Düğün süresince gelen dürülerin (hediyelerin) yazım kâtipliğini üstlenen güvenilir ve eğitimli kişi; Müküremin’in düğününde kâtipliği Şeytimallı’nın Urfanagam ne has da yaptıdı.

Düğünü bayramı olmak: (genel, fiil) Çok yaşlılar için söylenen bir deyim; E artık unun düğünü bayramı.

Dünüllük: (genel, sosyal olay) Erkek tarafının büyüklerinin kız tarafının büyüklerinden oğullarına kız istediği sosyal törenin adı;  Allah’ın emri Peygamberimizin kavliyle kızınız Haççe’yi oğlumuz Hasan’a istiyoruz.

Dünya kilimi:   (genel, eşya) Evlerde dokunan bir kilim türü; Rafiyeablam oğlu Amet’e Dünya kilimi dokuyomuş duydunuz mu gız.

Dürü:(genel, isim) Düğünde davetlilerin erkek veya kıza verdikleri hediyenin genel adı; Amet’in düğününde ne gadar dürü gemiş acaba?

Düşürmek: (genel, fiil) Bir yemeği kıvamına getirmek, denk getirmek, lezzetin tam kıvamında olması; Üreyi düşürmek çok zordur.

Düzen: (genel, eşya) Basit küçük kilim veya bez dokuma düzeneği; Rafiya’blam düzeni kurdu gene artık bakalım gaç arşın bez dokicek?

 

Ebeceddi: (güney) Ecdadı boyunca, ailece; Dünyada ebeceddi galdı.

Ebegümeci: (kuzey, yemek) Harman ve çayırlıklarda yetişen bir mancar türü; Hadi Nefse Yinge, Ebegümeci mancarı toplamaya gideşim gız.

Ebenin örekesi: (genel, deyim) Öreke kadınlaırn kış gecelerinde yün eğirmek için kullandıkları ahşaptan bir alettir. Hayatta çoğu zaman yanlış yapan ve bütün uyarılara rağmen bildiğini okumaya devam eden kişiere ‘ne hâlin varsa gör, kafa cezanı çekersin işte böyle anlamında kullanılan bir deyimdir; Ebenin örekesi, gene yanlış yapıyorsun diyeyim ben sana.

Edvemek: (genel, fiil) Anlatıvermek; Fatma’blam edvediydi de öle üğrendidim ben de konuyu.

Efeleklenmiş:   (genel, fiil) Telaşlanmış; İşle sıkışince bizim Murat efeleklendi bıraz tabii. Ama konu konşu el duttu da bitirivedik.

Efelik: (kuzey, yemek) Harmanlarda çayır çimen yerlerde yetişen bir mancar türü; Yinge gız hadi bi efelik mancarı toplilim de bişirip bi güzel yilim be.

Efin: (güney, isim) Ardıç ağacının meyvesine verilen isim.

Efirikli: (genel, sıfat) Kızgın, öfkeli, kafası sık sık atan kişi.

Ehbap: (genel, sıfat) Ahbap kelimesinin söyleyiş biçimi; Bubamınan Akbaşlıda Topçu Dayı bi de Çıbıklı’da Gırıkçı Amet Amca çok has ehbaptıla.

Ekmek yimek (genel, fiil): Yemek yemek, Sakarya Manavlarında yemek yemek diye bir kavram yoktur, belki Orta Asya’dan getirilen bir kültür ve alışkanlık gereğince harmandan eve ‘hadi geliy ekmek yiceaz’ diye davet eilir hane halkı. Aslınd abu çorba, makarna veya kuskus salata ve tatlının d bulunduğu öğle yemeği çağrısıdır. Ekmek o kadar öne çıkan bir kavramdır yemek yeme fiili içerisinde; Amet, Ismayıl, Cabir, Yalçın, hadi gelin ekmek yicaz hadi.

Ektiyar: (genel, sıfat) İhtiyar kelimesinin söyleniş biçimi; Dedey de iyice ektiyalladı atık. Bi dedi bi dedini dutmuyu, unuduyo ne dedini.

Elbab: (genel, sıfat) İşini iyi bilen ve yapan kimse, erbab; Cabir işinin elbabıdır, diyim ben sana.

Elbidesi: (genel, sıfat) Emanet anlamında bir sıfat, daha çok kız çocuklar için kullanılır, günü gelince evden uçacak gidecek, emanet anlamında; Gız dediy elbidesi, bugün va yarın yok. Hayıllı bir nasip çıka da inşallah.

Elek: (genel, isim) En çok un elemeye yarayan, eleme işlemi gören alet; Eli geti hadi, un elicez, ekmek yapacaz.

Elekçi: (genel, sıfat) Çok gezen bayan, ev ev mahalle mahalle, şehir şehir dolaşan, gezmeyi seven bayanlara verilen isim; Elekçi, otursana gız sen acık evinde.

Elek satmak: (genel, deyim) arayıpta evde bulunamayan bayanlar için, arayan bayanın söyleidği söz; Gene evde yok Emne, gene nerede elek satıyo kimbili.

Elekçi garısı gibi gezmek: (güney, deyim) Yerli yersiz hiç durmadan gezen kadınlar için söylenen söz; Elekçi garısı gibi ne geziyosun, otur da azcık g.tün yer gösün.

Elekten su içirmek: (güney, fiil) Taraklı’da bir şeyden çok korkan çocuklara eleğin kenarından su içirilme işlemi; Emel küçükken çok gorkduydu, elin kenarından su içirdimdi.

Elem: (genel) Elalem (İlk e uzunca okunacak), âlem kelimesinin söyleyiş biçimi; Elemin ağzı torba diil ki büzesin…

Elemzehmer: (genel, isim) gökkuşağı; Elemzehmerin altından geçme, gız olusuy sora.

Elhafifli: (genel sıfat) Zahmet karşılığında küçük bir hediye vermek, birinin bir emeği katkısı karşılığında ona teşekkür mahiyetinde küçük d eolsa bir hediye vermek, ücret vermek; Emiyin (emeğinin) karşıli omasa da atık elhafifli kabıl ediver.

Elham: (genel)  Fatiha suresi; Oku bakim bi elham çocim.

Elham dürüsünnen gızla sürüsünnen: (genel, deyim) Kızların çok fazla olduğunu ifade eder bir deyim, örneğin bir evde üç dört veya beş kız kardeş varsa ya da bir toplulukta sekiz on kız oturuyorsa söylenir; Oooo, elham dürüsünen gızla sürüsünnen.

Ellek: (güney, sıfat) İki yüzlü kişi; Ellek ellek gonuşma.

Eli gulanda: (genel) Çok yakında, hemen hemen; İftarın eli gulanda, bir iki dakikaya hoca izanı okur.

Elini yüzüne almak: (genel, fiil) Utanarak gitmek, bir şeyi istemeye istemeye söylemek veya yapmak; Vemicekleri bellidi gızı; Emme ulanım (oğlum) ‘ille gidive istive’ dince elimi yüzüme alıp gittim, napim? Analık atalık golay mı.

Elmayı top top yapalım: (Hendek, türkü)

Elmayı top top yapalım
Kızlara bahşiş atalım,
Kadifeden ceketini dar yapalım,
Ne güzel yakışır ince bele.

Eğlenelim taze ilen,
Altında yelpaze ilen,
Ölçelim de o güzelim ince beli,
Bir gümüş endâze ilen.

(Muzaffer Sarısözen tarafında 1953 yılında Hendek’ten derlenerek TRT repertuvarına kazandırılmıştır.)

Elyüzli : (genel, sıfat) Ayıp olmasın diye, kamuoyuna karşı öyle konuşmak zorunda kalmak; Üretmenne odasında elyüzli öle dedime bakmay ben sevmem Mıstava Bey’i aslında.

Eme: (güney, isim) Patates, bakla, fasulye dikilirken açılan ocak; On beş eme patatis diktim.

Emme: (genel) Ama, amma kelimelerinin söylenişi; Ben dedim emme, sözümü dinnedemedim.

Emne: (genel, isim) Emine kelimesinin söyleyiş biçimi; Emnena a Emnena.

Enim gunum: (genel) Eni konu kelimesinin söyleyiş biçimi, bilhassa, özellikle; enim gunum gaktı elli kilometre yol geldi, annattı.

Encek: (genel, isim) Kedi köpek yavrusu.

Endelemek: (güney, fiil) Çok detaylı incelemek; Çok fazla endeleme Alettin, kafamı d agızdıma.

Enseri: (güney, isim) Çivi.

Epsit: (genel, isim) Öküz arabasıu tekerleğinde kütük ile dıştaki çember arasında bağlantıyı kuran, her tekerlekte on – on iki adet ahşapytan çubuk.

Ercep: (genel, isim) Recep kelimesinin söyleyiş biçimi, Orta Asya’dan bu yana kelimelerin başında ve sonunda r sesi olmadığı için, Manavlarda baştaki ve sondaki r sesi hep sorunludur. Ramazan Irmazan’a, Recep Ercep’e, İrecep’e dönüşür; Ercep İniştem çok iyi insandır.

Erezi: (güney, isim) Kapılarda kedi köpek girmesin diye sopa sokularak tutturulan demirden bir kilit türü.

Erişli çorba: (genel, yemek) Bir nevi Erişte çorbası; Anam başam erişli çorba pişimiş, mis gibi.

Esker: (genel, eşya) Çivi; Esker kutusu nerde çocim, 7’lik bi esker geti hadi.

Esker: (genel) Asker, er; köyden yedi genci eskere uğulladık bu sabah, hayıllısınınnan gide gelle inşallah.

Eskere geçirme: (genel, fiil) Askere gidenleri uğurlama töreni; Ali’yinen barba dört beş genci ta eskere geçirdik, peygamber oca urası, unna sayesinde ırhat uyuaz biz, tabii gidecekle.

Eski bazar: (güney, isim) Taraklı’da Pazar günününe verilen bir isim.

Eşelek: (güney, isim) Armut ile elmanın ortak adı, meyva; Sen ne çok eşelek sevion.

Eteş: (genel, nesne) Ateş kelimesinin söyleyiş biçimi; Eteşlerin Haççablam da ırahmetli oldu, Allah ırahmet eylesin.

Evecik: (genel, sıfat) Aceleci, acul kişi; Bizim Ali bıraz evecikdir

Evikleme: (genel, fiil)   Bazı ürünlerin örneğin mısırın tohumlarının el yardımı veya bir aletle yerinden çıkartılması işlemi; Bi motor arabası misiri evikledik bu hafta sonu.

Evillik: (genel, gelenek) Düğün/nikâh sonrasında, bir hafta sonraki ilk Cuma kız tarafına ikinci Cuma erkek tarafına ‘börek yemeğe’ gitme geleneği/törenine verilen isim; Geçen hafta Amet’i everdik ya, Cumaya Devrek’e evilliye gidiyoz inşallah.

Evlek:  (genel, ölçü birimi) Tarlalarda ortalama iki-iki buçuk metre genişliğindeki doğal bölüm, çıkım, aralık;

Evlerine varamadım gazelden: (güney, türkü) Sakarya’nın en bilinen türkülerinden olup başta Orhan Hakalmaz olmak üzere birçok ünlü sanatçı tarafından albümlere okunmuştur. Sözleri şöyledir:

Evlerine varamadım gazelden aman./ sokağına çıkamadım güzelden / Severim ben seni ezelden. Efem.                          Top zülüflüm dalgın uykulardan uyanamadım / Sürmeli gözlü yârim senden ayrılamadım / Yattım yârin dizine baktım elâ gözüne kulak verdim sözüne dalgın uykulardan uyanamadım. (Nakarat)

Bir gemim var saldım engine. Aman. / Gaderim yok düşemedim dengime / Şimdi rağbet güzle ile zengine. Efem.

Top zülüflüm dalgın uykulardan uyanamadım / Sürmeli gözlü yârim senden ayrılamadım / Yattım yârin dizine baktım elâ gözüne kulak verdim sözüne dalgın uykulardan uyanamadım. (Nakarat)

(Muzaffer Sarısözen tarafından 30 Mart 1974 tarihinde Geyve’den derlenmiştir.)

Evlerinin önü: (kuzey, türkü)

Evlerinin önü de vah vah bulgur dibeği aman aman bulgur dibeği / Dibeği vurdukça vurdukça sallar göbeği

Evlerinin önü de vah vah nane de maydanoz aman man nane de maydanoz /  Şu bizim haneye haneye gelmez oldunuz

Evlerinin önü de vah vah duttur geçilmez aman aman duttur geçilmez / Şu dutun yaprağı yaprağı sıktır seçilmez

Evlerinin önü de vah vah bakla da börülce aman maan bakla da börülce / Hamamdan geliyor gelin görümce.

(Kaynarca yöresinden emekli öğretmen Özkul Arslanalp tarafından derlenmiştir.)

Evveli (genel, zaman ölçüsü): Önceleri, eskiden, evvelden, önceden manasına; Evvli böle miydi; ben dedenizle evlendimde unu ilk gerdek aşamında gödümdü. Gene has deligannımiş, çok şükür.

Ey!: (genel, nida) İsmiyle çağrıldığı zaman, cevaben  efendim anlamınadır; – A Yalçın!  – Ey bubanne, buyur..

Eyrek: (güney, isim) Hayvanların yattığı yere verilen isim; Ülneleri hayvanları gölgede eyrek yerine yatırmaya götüdük.

Eza: (genel, eşya) Kibrit; A Fari ezayı geti de çak hadi, eteşi yakalım guzum.Aşam oldu, ta yimek yapacaz.

Ezaya gitmek: (güney, fiil) Cenaze evine başsağlığına gitmek; Yuka mahalelde Musine öldü ya, aşamınan ezaya gititk.

Fadine gavını: (genel, nesne) Bir kavun türü; Fadine gavını tuhumlarını geti de bıraz ekelim gız.

Farımak: (genel, fiil) Nefes nefese kalmak, güçten takattan kesilmiş olma hâli; Bi farıdımkın sorman gitsin, nefesim kesildi yahu.

Felan fişmekan: (genel) İşte öyle, bunun gibi, vesaire manasına; Sizin mahalle bizim mahalle öbür mahalle falan fişmekan herkes urda.

Fendire: (genel, nesne)  Üvendirenin söyleyiş biçimi; Fendireyinen ara sıra dürtecen ki anansın bazı şeyleri.

Feneleşti: (Genel, fiil) Fenalaştı kelimesinin söyleyiş biçimi; Öle dildi u emme, bi feneleştikin sormayın.

Fıcık: (genel, sıfat) Küçük, küçücük; Murat Abi fıcık boylu adamdır.

Fıcık gına: (genel) Kız evindeki kına gecesinden bir önceki gece, Cuma gecesi, daha çok aile yakınları ve komşu kızlarının toplanmasıyla yapılan eğlence, küçük kına, here kına; Ayşenur’un fıcık gınasında bi eğlendikkin.

Fıkfık: (Ova, yemek) Ispanaktan yapılan koyu çorba kıvamında bir yemek; Fıkfık bişimis yingem başam, biz seviyoz dini.

Fındık mantarı: (genel, yemek) Fındığı andıran bir mantar türü; Fındık mantarı toplamiye gidiyoz.

Fındıklı gabak: (genel, yemek) Üzerine fındık dökülerek yenen bir kabak tatlısı türü; Fındıklı gabak datlısı ha olu.

Fırdolu: (genel) Çepeçevre; Harmanın etrafını fırdolu avla duttuk.

Fıskıl:  (genel) Sivilce; Elimde fıskı fıskıl bişeycikler çıktı.l

Fıydırmak: (genel, fiil) Fırlatmak; Fiydıracam şimdi elimdeki makası kafana.

Fidayet: (genel, isim) Hidayet kelimesinin söyleyiş biçimi; Fidayet amca ne iyi konşumuzdu ırahmetli.

Fistan: (genel, eşya) Bayanlar için basmadan dikilen boydan elbiseye verilen isim;  Bugün bazardan beş metre fistannık aldım, gelininen gıza fistan dikecam da.

Furma: (genel, gıda) Hurmanın söyleniş biçimi; Irmazanda iftarı furmayınan açıyoz biz.

Füner:  (genel) Hüner kelimesinin söyleyiş biçimi; Çok fünelli insancıktır Ismayıl.

Füner çıkamak: (genel, fiil) Yeni bir şey ortaya koymak; Hadi hadi yeni yeni fünelle çıkama başımıza.

Gaba gulak: (genel, sıfat; aslı kaba kulak) Vurdum duymaz kişi, çevresiyle veya olaylarla pek ilgilenmeyen; Şabannarın İlhami bıraz gaba gulaktir ya.

Gaba gursak: (genel, sıfat, aslı kaba kursak) Anlayışsız, geç anlayan, düşüncesiz kişi; Goca Muktalların Şernaz, çok gaba gursaktır. Gaç defa dedim ki öle dil böle. Annamadı. N’oldu sonunda.

Gaba zihin: (genel, sıfat, aslı kaba zihin) Kalın kafalı, algı düzeyi düşük olan kişi; Üretmen beş matematik sorusu sormuş tatada, dördünü yapamamış, dedim ya bizimki biraz gaba zihin diye.

Gabak: (genel, isim) Kabak; Sakarya Manavları dokuz ayrı çeşit gabak datlısı yapala

Gabak: (genel, sıfat) Eskimiş lastik tekerlek; Arabiye dört leştik amalı İksan, iyice gabak omuş lestikle.

Gabak kafalı: (genel, sıfat) Kel, saçı olmayan kişi; Halil amcamın saçları iyice döküldü, adam gabak kafalı oldu be.

Gabakçı: (genel, sıfat) Sakarya Vilayetinin kuzey kesimindeki (Tekeler, Ozanlar, Salmanlı, Karadere, Kaynarca, Söğütlü, Ferizli, Karasu ve Kaocaali’deki) Manavlara ‘dokuz ayrı kabak tatlısı’ yaptıkları, ilin diğer bölgelerine göre kat kat fazla kabak yetiştikleri  için halk arasında yapılan bir yakıştırma; Sakarya Manavları üçe ayrılı: Eşekçiler, Öç yaka (Ova), Gabakçıla.

Gabran: (güney, sıfat) İri yarı, güçlü kuvvetli adam; Kapımızın önünden gabran bi adam geçti.

Gadırgaya varınca: (kuzey, türkü)

Ali Çavuşun gavesinden çıkdım da başım selâmet            Kadırga’ya varınca koptu gıyamet                                                  Haydi de Cemil gardaşım sana selamet                                 Aileminen masumlarım sana emanet

Haydi Ali Çavuş haydi habarım yok deme                                            Kitlerin katillerine yol veme

Haydi de Bolyelek haydi Gandıra yoluna                                                  Gandıra yoluna değil İzmit boyuna

(Fahri Tuna tarafından, 07.12.2004 tarihinde, Kaynarca ilçesi Durmuş Kadıköyü’nde ikamet eden, 1941 Kaynarca doğumlu, 7 çocuk annesi Sevim Adıyaman’dan derlenmiştir.)

Galbır: (genel, isim, doğrusu kalbur) Buğday vesaire elemeye yarayan bir tür genişçe gözlü elek; elek, galbır, gözer üçlüsünün orta ölçeklisi; Harmanın gaşından galbırı geti de bıraz buydey elilim çocim.

Galbırabastı: (genel, isim) Kurt da denilen, kalbura bastırılarak şekil aldığı için bu adı alan hamurlu bir tatlı; Başam Galbırabastı datlısı yaptım.

Galdorgağış: (güney, sıfat) Vidaları koyuvermiş, gevşemiş alet; Bizim el arabası galdrgağış omuş.

Galdirek: (Genel, bitki, aslı Kaldirek) Harman kenarları çayırlık orman kenarlarında rastlanan bir mancar türü; Çocukla galdirek taoplayn da bişillim başam.

Galdirek kütesi (genel, isim, aslı Kaldirek Köftesi) Kaldirek mancarından yapılan bir tür yalancı köfte; Çociklimizde anamız galdireken küte yapadı. Napsın, yokluk vadı u zamanna.

Ganasır: (genel, isim)   Nasırlaşmış, doymuş, değişmez hâlde; İyice ganasırlaşmış urası, düzelmez atık.

Ganat: (genel, isim) Evin tuvalet, wc olan bölümü; Kanadı yıkadıy mı gız.

Ganat yanı: (genel, sıfat) Evin tuvalet, wc tarafı; kızım süpürgi geti, kanat yannarındadı u.

Ganı yanmak:(genel, fiil, aslı karnım yandı) Çok üzülmek, üzüntüden içinin yanması hâli; kazayı duyunca çok ganım yandı, çok…

Ganırmak: (genel, fiil) Bir şeyi zorlayarak almak, bir ağacın dalını zor kullanarak kopartmak, zorla kuralsız yapılan iş; Ganırta ganırta aldı o işi Veli, minasibi öle dildi emme.

Gantar topu: (genel, bitki, aslı Kantar Topu) Rengârenk bir kış kavunu türü; Gantar toplarını tavana astıy mı mis gibi koka gış boyu.

Gapalı bazar: (genel, )  Pazar günü

Gaplamca: (genel, hayvan) Kaplumbağa, asıl söylenişi Kaplamca; Yoldan boydan boya iki gaplamca geçti bugün.

Gaplı gabak (genel, yemek, aslı Kaplı Kabak):   Kara kabağın fırında pişirilmesi ile elde edilen bir kabak tatlısı türü; Gaplı gaba da kaşıkla gaşıkla yiriz. Şekersiz de olsa ne kada da datlı olu emme.

Garaltı: (genel, isim) Karaltı. Bir şeyin uzaktan ne idüğü belirsiz olma hâli, sis içerisinde flu bir görünüm vermesi hâli; Uzaktan baktım bi garaltı va, geldi geldi durdu dankı.

Garpız: (genel, isim) Karpuzun söyleyiş biçimi; Gavın garpızla da bi vedi ki bu sene.

Gara börek: (genel, yemek) Undan yapılma tuzlu bir börek türü; Keten çırpmelerında gara börek bişiriledi eskiden, en de datlı oludu ha.

Gara damaklı: (güney, sıfat) İnatçı, yüzü gülmeyen, somurtuk kimse; Âh u ne gara damaklıdır âh.

Gara Gandil: (kuzey, sıfat) Ölümü anlatan mecaz sembol sıfat; Gara gandille bigün her kapiye asılı.

Gara helva: (genel, yemek) Un şeker tereyağla yapılan bir tatlı türü; cenaze evden çıkınce gara helva davıdıladı eskiden.

Garagöz: (genel, sıfat) Karagözün söyleniş biçimi. Göz rengi siyah olan; Kadıkünde Garagözlerin İsmet’in gözleri garadır hakkatten ha.

Garagöz fasulleli dımbıl çorbası: (genel, yemek türü) dımbıl çorbasının içine karagöz fasülye de atılması ile elde edilen geleneksel bir çorba türü; Dımbılı garagöz fasülleli severim ben.

Garagözlüm (güney, türkü) En bilinen Sakaya Manav Türkülerinden birisidir. Sözleri şöyledir:

Gökte yıldız sayılmaz / Çiğ yumurta soyulmaz / Şu Geyveli gızların / Cilvesine doyulmaz. Garagözlüm aman.           Şekerim şekerim şekerim aman / Evli de değilim bekârım aman.

Asmadan gel asmadan / Şalvar giymiş basmadan / Giymiş giymiş kirlemiş / Çeyizine asmadan. Garagözlüm aman.

Asma da yıkılır suyu sıkılır / Yari asker olanın canı sıkılır.

Tarlanın tezeklisi / Mendilin ipeklisi / Sarılmaya doyulmaz / Kızların göbeklisi. Garagözlüm amman.                                          İpeğim ipeğim ipeğim aman / Alyanağından öpeyim aman.

Ördek suya dal da gel / Yârdan haber al da gel / Eğer yârim gelmezse / Tut kolundna al da gel. Garagözlüm amman. Yeşilim yeşilim yeşilim aman / Açma da yorganı üşürüm aman.

Garagözlü candarma / Çirkin güzel aldanma / Sen benimsin ben senin / Her söze kulak asma. Garagözlüm amman. Erenler erenler erenler aman / Yok mu da yârimi görenler aman.

(Geyve yöresi türküsü olup, emekli öğretmen Ahmet İşsever tarafından derlenmiştir.)

Garagözlüm aman: (güney, türkü) Geyve yöresi türkülerinden biridir. 1921 yılı İnönü Savaşları sırasında yöre halkı tarafından yakılmıştır. Sözleri şöyledir:

Ayağında iskarpin zeytin garası gibi / Bırakıp gititn beni anasız yetim gibi, garagözlüm amman. İpeğim ipeğim ipeğim aman / al yanağından öpeyim aman.

Gökte uçan tayyare / Selam götür o yâre / benden ona fayda yok / Bulsun başına çare. Garagözlüm amman. İpeğim ipeğim ipeğim aman / al yanağından öpeyim aman.

Sigaram ince tüter / Otursam aklım gider / Kendim burdayım ama / Hep aklım yâre gider. İpeğim ipeğim ipeğim aman / al yanağından öpeyim aman.

(Bu Geyve yöresi türküsü Fahri Kral tarafından 1960 yılında notaya alınmıştır.)

Garagulak: (genel, yemek) Bir mantar türü; Bizim adam garagulak mantarı toplamış getimiş.

Garamozalak: (kuzey, sıfat) Çok smer insana verilen isim, takılan lakap, sıfat.

Gardaşlık: (genel, isim) Edinilme kardeşlik, yakın arkadaş; Gardaşlık gak gidelim hadi.

Garı: (genel, isim, aslı Karı) Kadın, hanım, hatun, eş; Ada’da Sali Pazarı’nın yanında Garı Pazarı’ndan aldım bunnarı. (Köylü kadınların getirip sattıkları sebzelerden oluşan pazarın halk dilindeki adı.)

Garı azlı: (genel, sıfat) Hanımın sözünden çıkmayan, kılıbık; Şerafettinagam da bıraz garı azlıdır ha.

Garnına yakışmak: (güney, deyim) birinin bir akrabasının o kişiye hep beğendiği yemekleri yapıp ikrma etmesi durumunda söylenen söz; Hala be, ne güzel yimekle yapmişin be, allahraz osun, garnıma da bi yakıştıkı yimekle.

Garnından gonuşmak: (genel, deyim) İçten pazarlıklı kişilerin saf saf bakması, doğruyu söylemeyip lafı evirip çevirmesi gevelemesi; Sahtekâr, hep garnından gonuşuyo, söylesene açık açık, böyle böyle böyle oldu desene.

Gasalmak: (güney, fiil) Efelik taslama, diklenme; Bak sen böle herkese gasalma, başıy belaya gire.

Gasımda: (genel, zaman) Mevsim/zaman olarak kasım ayının ortaları; Gasımda öderim inşallah.

Gasıyazma: (kuzey) Bazı büyükbaş hayvanların bilinmeyen bir nedenle rahatsızlanmaları ve kendini yerlere atmaları sonra da üzerlerine Ayet’el-Kürsi okunup üflenmesi sonucu yeniden normale dönmeleri hâline verilen isim; Cumaziye (savılı inek) harman arkasında otlaken gazıyazma omasın mı? Allahüla’yı okuyup üflince düzeldi çok şükür.

Gavara yapmak: (güney, fiil) Herkesin birden konuşması; Susun be azcık, ne çok gavara yaptığız, azıcık susun da herkes birbirini dinesin.

Gave: (genel, isim, aslı Kahve) Kahvehane; Aydınnarın Memet’in kavesi kotire gada emme, aşam olince herkes uri sürte. Neden bilmem.

Gavga etmek: (genel, fiil, aslı kavga etmek) Sözlü atışmak, söz düellosu (Manavca’da gavga etmek asla dövüşü kapsamaz); Amet Usti’nin Bostancı Ismalaga bir gavga ettilekin, az ta dövüş edecekledi sandık.

Gavın: (genel, bitki, aslı kavun) Kavun; Pamukova gavını bi has koka bi datlı olukun.

Gavınnık: (genel, isim, aslı kavunluk) Kavun tarlası, bostan, kavun karpuz bahçesi; Fari, hadi Gavınniye gidin de gavın garpız toplay biraz, gideken götürüsüyüz.

Gavırga: (güney, yemek) Nohutun sobanın üstünde kavurulması ile elde edilen bir yiyecek.

Gavız: (güney, isim) Yaprağın kurusu.

Gavil garar etmek: (genel, fiil)  Bir şeyi kararlaştırmak, bir tür kongre, oturum, celse; Gavil garar ettik, gararı uygulicaz atık.

Gavsalası çıkmak: (genel, fiil)  Aşırı zayıflamak, zayıflıktan bir deri bir kemik kalmak, tanınmayacak hâle düşmek; Emnenamın gavsalası çıktı, tanıyemezsiyiz, insan gılinden çıktı garıccivaz.

Gavzalamak: (güney, fiil) Kalburun içindekilerin çevtilerek elenmesi işlemi.

Gayasımak: (genel, sıfat) Yoğrulan hamurun uzun süre açıkta kalması sonucu üst kısmının kabuk tutması, sertleşmesi hâli; Hamır da iyice gayasınık, acele edin çocukla.

Gaygana: (genel, yemek) Cizlemeden kalın, bazlamadan ince, bir tür akıtma hamurlu bir yiyecek; Gaygana hamuru omuş guzum, saçı gızdıralım da bişirelim.

Gayınçı: (genel, isim) Kayınbirader, Kayınço; Gayınçısınnan barba Adi’ye gittiler bugün, ancak aşama gelle.

Garyola: (genel, eşya) Karyola; Demir garyoli gurduk, yer yatandan gurtulduk be.

Gazel: (güney, isim) Sonbaharda ağaç yapraklarının kuruması sonrası yere düşen kurumuş yapraklara verilen isim; ‘Evlerine varamadım gazelden / Sokağına varamadım güzelden’ (Geyve türküsü)

Gazıklık gibi adam: (genel, deyim) Harman ev tarla kenarlarına tutulan avlanın yere giren ağaç kısmına gazık/kazık denir. Kazıklar ormandan yaklaşık on-on iki santim kalınlığında bir buçuk metre uzunluğunda düzgün ağaçların kesilmeleriyle elde edilir. Ormanda düzgün ve sık kazık yapılacak durum olması hâline gazıklık/kazıklık denir.  Bu görüntüden yola çıkarak örneğin herhangi bir futbol maçında tribünlerde erkeklerin ayakta maç seyrediyor olma hâlleri karşısında söylenen bir deyimdir; U nemiş öle, gazıklık gibi adam.

Gazicak: (genel, eşya)   Kazımaya yarayan alet, kazıyıcı; Yemennerimiz kepir oldu, hadi gazica geti de temizlilim.

Gazicak mancarı: (genel, bitki) Bir mancar türü; Başam gazicak mancarı bişimiş anam.

Gebeş: (genel, sıfat) Göbekli kısa boylu şişman kişi; Irahmetli Haççeblam gebeş biriydi sahiden de.

Geçinmek: (genel, fiil) Ruhunu teslim etmek, son nefesini vermiş olmak; Dedim hastaniye götümey, geçinik bubayız.

Geçinivemek: (genel, fiil) Ruhunu teslim edivermek; Biz başında Tebareke okuyoduk, böle geçinivedi gitti, soluk bitivedi.

Gege/Gegik: (güney/kuzey, isim) Bir şeyi çekerek almak için ucu çatal alet.

Gelberi: (güney, isim) Fırınalrda kömür çekmeye yarayan L şeklinde alet.

Geleceksen gel gayrı: (kuzey, türkü)

Sabahın seher vaktinde aman görebilsem yârimi                        Gül dalında bülbül aman çeker ahu zarımı                                       Elimden almak isterler aman benim güzel yârimi                     Bu güzellik sana bana kalmaz aman geleceksen gel gayrı

Sabahın seher vaktinde aman oturmuş kahve içer                    Bir elinde altın makas aman yârine fistan biçer                      Bir selama kail olduk aman onu de vermez geçer                        Bu güzellik sana bana kalmaz aman geleceksen gel gayrı

(Kaynarca yöresinden Özkul Arslanalp tarafından derlenmiştir.)

Gelgeç agıllı: (genel, sıfat ) Unutkan, dalgın kişi; Bizim İzzettin bıraz gelgeç agıllıcadır emme ne yapasıy.

Gelik diil: (genel, fiil) Henüz gelmemiş; Elektrikler gelik diil ta.

Gelin aması: (genel, örf, aslı gelin alması) Evlilik geleneği olarak erkek tarafının gelini evinden çıkartma işlemi ve töreni; Dilek gelini amak için Devri’ye yola çıkıyoz, hadi biniy arabiye.

Gelin getirme: (güney, türkü) Geyve-Taraklı türkülerindendir. Gelin getirme sırasında söylendiğindne bu ismi aldığı sanılmaktadır. Sözleri şöyledir:

Geyve dağlarında bir top gülüm var / Hey allah’tan korkmaz sana bana ölüm var / Atma anam atma beni dağlar ardına / Kimsem yoktur anam yansın derdime.

(Geyve-Taraklı yöresi türküsü emekli öğretmen Ahmet İşsever tarafından derlenmiştir.)

Gelin mantarı: (genel, bitki) Bir mantar türü; Gelin hadi gidelim de gelin mantarı toplayalım.

Gelincik mancarı: (genel, bitki) Bir mancar türü.

Gelingadın: (genel, isim) Gelincik de denen kiremit rengi fareden biraz büyük bir hayvan türü.

Gem: (genel, isim) Sabah erkenden buğdaydan yapılan demetleri bağlamaya yarayan doğal ip; bu sabah ben yüz kırk, bubay yetmiş beş gem yaptık.

Gem yapmak: (genel, fiil) Gün doğmadan önce buğdayların yumuşamış hâlinden yararlanarak demek bağlamak için gem yapma işi; Uyan hadi, gün doğmadan gidelim de gem yapalım.

Gemci: (genel, eşya) Kalın el dokuma bezden yapılan bir tür mont (giysi); Fariye Halam dadı bezinden bana gemci dikti, Allaraz osun.

Germe: (genel, isim) Kazıklara yere paralel şekilde çivi ile tutturulan, beş altı metre uzunluğunda ağaç, sırık, tokat; Buba uğul germe çaktıla bugün unna.

Geyve zeybeği: (güney, türkü) Kaynarca’dan Geyve ve Taraklı’ya… Sakarya yerel kültüründe zeybek oyunları öteden beri çok yaygın ve meşhurdur. Kuzey kesimlerinde büyük oranda artok yok olmaya yüz tutsa da güney kesimlerinde belli oranda yaşatılmaktadır. Bunlardan birisi de Geyve zeybeğidir. Sözleri şöyledir:

Minarenin alemi / Gaşa çeker galemi / Bu güzellik sendeyken / Yakar cümle alemi.

Haydi yârim mini mini maşallah / Maşallah gavuşuruz inşallah (Nakarat)

Minarede ezan var / Gül bahçede gezen var / Şu güzeller içinde / Yüreğimi ezen var.

Haydi yârim mini mini maşallah / Maşallah gavuşuruz inşallah (Nakarat)

Minarenin uçları / Öter sabah kaşları / Yaktı yandırdı beni / Yarimin bakışları.

Haydi yârim mini mini maşallah / Maşallah gavuşuruz inşallah (Nakarat)

(Geyve- Taraklı yöresi türküsü olup, emekli öğretmen Ahmet İşsever tarafından derlenmiştir.)

Gezgir: (Genel, sıfat) Gezgin, seyyah, seyyah ruhlu, gezmeye düşkün kişi; Bizim Fari çok gezgirdir, gezmedi şehir gitmedi ülke gamadı be.

Gılalanmak: (genel, fiil) İçten içe kin tutmak, içten içe öfkelenmek; Ali iyice gılalanmış çocuk, belli ki.

Gıli gıli: (güney, sıfat) küçük küçük; Geçen sene benim domatisle gıli gıli oldula, bu sene iyi şükür.

Gılpagıp: (güney, isim) Uçlucuna denk gelmek.

Gımbırgıç: (genel, sıfat) Biraz kıvırtarak yürüyen kişi; Bilecikspor kaptanı Ismayıl baya gımbırgıç yörüyodu ha.

Gına: (genel, isim, aslı Kına) Bir tür evlilik geleneği / Kız evinde düğünden bir gün önce kına yakma töreni, Manavlarda bu ‘küççük gına/here gına’ki bu Cuma akşamı yapılır genellikle, kızın çok yakın arkadaşları ve yakın akrabaları katılır. Evde ve 15-20 kişilik bir katılımla gerçekleşir. Gecenin sonunda törenle gelinin eline kına yakılır elleri sarılır ve uyunur. Genellikle Cumartesi akşamı ise yüzlerce genç kızın ve bayanın katılımıyla ‘Gına Gecesi’ yapılır. Genellikle erkekler katılmaz. Eğlence öncesinde misafirlere yemek ikram edilir. Yemek mönüsü genellikle dartılı keşkek ve dolmadır. Hatta bazen ‘gınaya gidiyoruz’ denmez de ‘keşkek yemeye gidiyoruz’ denir. Yemek sonrası becerikli, def çalabilen ve/veya güzel türkü söyleyen bayanlar tarafından şenlendirilir, geleneksel oyunlar oynanır. Bu törenin içinde ‘Çeki’ töreni de yapılır. Becerikli gür sesli biraz da şakacı orta yaşlı bir bayan ‘çeki töreni’ni idare eder. ‘Halasından bir sarı liraaaaa’, ‘Dayısı gızından bir mintannık’ diye gelen hediyeleri ahaliye göstere göstere ilan eder. Çeki ‘hediye töreni’ demektir. Çeki çekimi sonrasında eğlence artarak devam eder; Bostancı’nın Necla’nın gınası da emme şennikli oldidi di mi.

Gına yakmak: (genel, fiil, aslı Kına yakmak) Evlilik geleneği/Küçük gınada gına yakma töreni

Gırçıllı: (genel, isim, aslı kırçıllı) Alacalı bulacalı, karışık ala renkli;  Şevket Dayım da gırçıllı ceket giymeyi bi sevekin…

Gırışmak/Gıraşmak: (güney, fiil) Kafa kafaya vuruşmak, tokuşmak.

Gırkay/Gırklık: (güney/kuzey, isim) Yünleri kesmeye yarayan makas; Gırklık nerde, buluy getiriy şunu.

Gırkmak: (genel, fiil) Koyunların yünlerini kesme işlemi; Goyunları gırkma zamanı gemiş atık, gırkalım yakında.

Gırkdımak: (genel, fiil) Berbere saçlarını kestirme işlemi; çocin başını gırkdıdım.

Gırmızı: (genel, isim) Kırmızı renk; Bi de ne görim, gıpgırmızı gan omuş her taraf.

Gış: (genel, isim) Kış; Yağmurlar yağdı, hava suvudu, gış bastıdı ha.

Gış ortası: (genel) Zaman olarak şubat ayının ortaları; Gış ortası da geçti, yakında cemrele düşe.

Gıvırma: (genel, yemek, aslı kıvırma) Kıvırma. Çok ince açılmış yufka, rendelenmiş bal kabağı ve şekerden yapılan bir kabak tatlısı türü. Sakarya Manavlarının en ünlü ve en leziz kabak tatlısı olup diğer kabak türlerinin aksine prestijli misafire çıkarılır; Ağbinne geliyor misefilliye Malike, bi gıvıtma yapparalım hadi.

Gıy kilimi: (genel, isim) Bir kilim türü. Fazla değerli olmayan ve odanın ya da bir şeyin kenarına kıyısına serilen kilim.

Gıydırmak: (güney, fiil) Bir şeyi örneğin kapıyı azıcık açmak; Gıydıdım, kapıyı dinledim.

Gıylamak: (genel, fiil) Dışlamak, değersizleştirmek, önemsiz hâle getirmek, önem vermemek; Amet’i ice gıyladı una be, zavallı napsın u da.

Gız çalma oyunu: (kuzey, kadın oyunu) Uzun kış gecelerinde, komşulardan birine yabancı köyden bir kız misafir geldiğinde, köyün genç kızları ve yeni gelinler o akşam o evde toplanırlar, çeşitli eğlenceler yapılırdı. Bunlardan birisi de kız kaçırma oyunudur. Bu grubun içerisinden iki veya üç kız, diğerlerine çaktırmadan ortadan kaybolurlar, baba veya ağabeylerinin elbiselerini giyerler, kömürle kendilerine bıyık yaparlar, o evi basarlar, içlerinden kızın birini zorla birini kaçırmaya kalkarlar. Durum anlaşılana kadar oradaki kız ve gelinler “eyvah, can kurtaran yok mu, kız kaçırıyorlar, yetişin” diye yeri göğü inletirler. O arada kıyafet değiştirip orayı basan kızlar, şapkalarını çıkarıp başlarını açınca orada bulunanlar kahkahayla duruma gülerler. Bu oyun komiklik ve taklit üzerine kurulu tiyatral bir oyundur.  (Emekli öğretmen Ramis Memiş tarafından Kaynarca’dan derlenmiştir.)

Gızevli: (kuzey, sosyolojik olay, aslı kızevli ) Üç gün süre düğün töreninde, gelin tarafının genç erkeklerinin, kız tarafında kına gecesi işlemi sürerken, erkek tarafına düğüne gidip eğlenmeleri işlemi; Gızevlile de bi şımarık olulakın, napsan memnun edemesiy.

Gızını satmak: (genel, fiil, aslı kızını satmak) Kızını nişanlamak, kızını sözlemek; Ali gızını satmış, Adi’ye nışannamış.

Gicik: (genel, isim) Uyuz.

Gicikli: Uyuzlanmış kişi, ayrıca Kaynarca’da bir köy/Mahalle adı; Gicikli’de Alirfan’aga has insandır. Konuşti dinneni.

Gicikli gurba: (genel, sıfat, aslı gicikli kurbağa) bazı insanların yüz veya ellerinde deri hastalığı nedeniyle farklılıklar oluşması durumu, bazı kişileri tahfif edici, küçümseyici kinaye söz; Aman, Mırat işte, gicikli gurba.

Gidem gelem: (güney, fiil) Gidip geleyim manasındadır; Gız Makbule bu aşam Ziyneti Deyzeye gidem gelem mi.

Gidişmek: (kuzey/güney) Kaşınmak; Kafam çok gaşınıyo be.

Gobuz: (genel, sıfat) Yol veya yol kıyılarında oluşan çukurluk, büyük kulte. Yıl 1985. Sakarya Valiliği İl Genel Meclisi toplantı hâlinde. Meclis toplantısını Vali Hayri Kozakçıoğlu idare etmektedir. Kaynarca İl Genel Meclisi Üyesi Halit Çora gündem dışı söz alır: ‘Sayın Valim, değerli meclis üyesi arkadaşlarım. Kaynarcamızın yolları gobuz gobuz. Artık arabayla gidemiyoruz. Meclisimiz ve Valiliğimiz tez elden tedbir almalıdır. Halkımızın durumu perişan.” Kürsüde sözlerini tamamlayıp yerine geçer Çora.

Halit Çora’nın söylediklerinden kimse bir şey anlamamıştır. Vali Bey pratik zekâsıyla durumu –kendince- çözer:

“- Sayın Mürteza Yüksel Bey. Siz de Kaynarca İl Genel Meclisi üyemizsiniz. Ben de meclis üyeleri de Halit Bey’in sözlerinden bir şey anlayamadık. Halit Çora’nın sözlerini tercüme eder, anlayacağımız dile çevirir misiniz lütfen?”

Kaynarca’nın diğer il genel meclis üyesi Mürteza Yüksel kürsüye gelir ve Halit Çora’nın anlaşılamayan sözlerini-kendince- anlaşılır hâle getirir:

“- Efendim, Halit Çora arkadaşımız demek istedi ki, Kaynarca’mızın yolları cobuz cobuz.” Der ve iner.

Kimse yine bir şey anlayamamıştır.

Goca Bekir: (genel, isim) Ölümden sonra karşılaşacağımız sorgu meleği; Öte dünyaya gide gitmez Goca Bekir soracak, ne dican bakim…

Goca gına: (genel, isim, aslı koca kına) Büyük kına, Kız evinde Cuma akşamı sadece gelinin yakın akraba ve arkadaşları eğlenip kına yakarlar. Cumartesi akşamı ise yüzlerce kadın kına törenine katılır. Cumartesi akşamı olan kınaya ‘Büyük gına / Goca gına”, Cuma akşamı olana ise ‘Küçük gına / here gına’ denir; Atiye’nin goca gınasını yapacaz bu cumartesi.

Gocaba: (genel, sıfat) Büyükbaba, kocaman baba, dede; Ferat Gocabam her elini öptimde para veridi bağa.

Gocacık: (güney, isim) Hayvan semerinin arka çatmasına takılan oval şeklindeki urgan bağlama yarayan demir parçası.

Gocaguş (genel, isim) Baykuş; Gocaguş ötdü Şükürü ölecek…

Gocaköprü: (güney, isim) Eski Taraklı Geyve Yolu’nda aksu Deresi üzerinde ilçenin zamanındaki en büyük köprüsü.

Gocana: (genel, isim) Babaanne, kocaman anne; Gocanam topladı uzun gış gecelerinde bizi ocağın başına, bi masalla anlatıdıi bi bilmecele soradı. Nerde şimdi o güzel masalla. Gocanamınan barba unna da yokolup gittiler işte. Biz insan mı sayılırız Gocanamın yanında.

Godoş: (genel, sıfat) Kibirli, kendini beğenmiş, kibirli kibirli yürüyen kişi; Ya adam godoş godoş yürümüyor mu, sinir ediyo insanı ya.

Gogel: (genel, isim) Cevizin yumurtadan biraz küçükçe ürün kısmına verilen isim; Cevizleri dokuduk bugün, tekmil yelle gogel doldu.

Goğcu: (güney, sıfat) Laf taşıyan kişi; Bizim garşı komşunun gelini çok goğcu maazallah.Yanında gizli kapaklı az bişey gonuşuruz.

Gokgorozlu: (genel, sıfat) Böbürlenen kişi; Çok gokkorozludu emme, felek adama dersini böle veri işte.

Golluk: (genel, isim) Koru, küçük orman; Here golluktan odun kesecaz bugün.

Goygun: (genel, sıfat) Koyu.

Gonşu: (genel, isim) Komşu; Gonu gonşu da omasa yandık. Unna yetişiyola her başımız sıkıştinde.

Gonşuların ırazı gelmesi: (genel, fiil) İzin almanın mecazı anlatımı; Gonşula ırazı gelişe Cumartesi sennen Istanbıl’a gelirim.

Goplam: (genel, sıfat) Bakımsız, sulantılık, ot-diken bürümüş yer; Goplama ne eksen yetişmez, boşuna uğraşmay.

Gopça: (güney, isim) Güneyde düğme, kuzeyde kancalı düğme.

Goruk: (güney/kuzey) Gök üzüm; ‘Sabırla goruk helva olur’(atasözü)

Gorutma: (genel, mekân) Devlet ormanında çiftçinin koruduğu yer, bölge; Gorutmamızdakı yaşlı ağaçları keselim de bu gışlık odunnarımızı çıkallım.

Gosgos yürümek: (güney, fiil) Kibirli gırırlu yürümek; Gosgos yörüyo, ne gada kovalak adam bu böle.

Gosbak: (güney, sıfat) Çok güzel kız, çok güzel araba için kullanılan bir sıfat; Bizim gonşunun gızları çok gosbak.

Goygun gelmek: (genel, fiil) Koyu, kavi, güçlü; Davulun sesi uzaktan goygun geli.

Gozur: (güney, sıfat) Kibirli kişi, büyüklük taslayan kişi.

Göbek goyvamak: (genel, fiil)Şişmanlayıp göbeği belirgin hâle gelmek; Bizim Fari de iyice göbek goyvadı ha.

Göbek bırakmak: (genel fiil) Şişmanlamak; Alegam göbek goyvamış.

Görücülük: (genel, gelenek) Bir evlilik geleneği olarak, erkek tarafının kadınlarının kızın evine kızı görmeye gitmesi olayı; Bendne duyma gız, dün aşam Aydınnnarın Şevkiye görücüle gelesimiş.

Göce: (Güney, isim) Aşurelik buğdayın ince hâle getirilmişine verilen isim.

Göce çorbası: (güney, yemek) Yağ soğan yapılıp salçası nanesi koyulan kaynayan suya göceler atılıı pişirilmesiyle elde edilen bir çorbaya verilen isim;  Makbule, başam göce bişisen diyom, çok canım çekti de.

Göğnümek: (güney, fiil) Yabani meyvelerin olgunlaşması hâli.

Gölge Goyuk: (güney, deyim) Sağda solda vakit geçirip pek çalışmayan, iş yapmasını sevmeyen kişiler için söylenen bir deyimdir; Gölge göyük otur bakalım, tersi zamanlar da gelecek, ne yapacaksın o zaman merak ediyorum, seni o zaman görecem.

Göremez: (güney, isim) Doğuran hayvanın ilk gelen sütü (kuzeyde ağız/avız sütü.)

G.tümün yan kenarı: (genel, işaret zamiri) hadi oradan, münasebetsiz insan, çek git başımdan, şu kadarcuk değerin yok nezdimde anlamında bir söz; Hadi ordan, ..tümün yan kenarı.

G.tünde fiy biti mi va? (güney, deyim) Sakarya’nın güney kesiminde ‘fiy biti’ diye bir hayvan vardır. Fiy biti yerinde duramayan bir hayvan olarka kabul edilir. Yerinde duramayan kişiler için kullanılan bir tür tenkit deyimidir; Otursana oturduğun yere oğlum, g.tünde fiy biti mi va, ne kımıldanıp duruyosun.

Gövermek: (güney, fiil) Göğe çalma, mavileşmeye yüz tutma işlemi.

Göynü dönmek: (güney, fiil) Bir kişinin midesinin bulnması; Bugün arabada geliken bi göynüm döndükü sorma.

Gözer: (genel, isim) Elemeye yarayan üç unsurdan yani elek, kalbur, gözer üçlüsü arasında en seyrek eleme iişlemi olan alet.

Gözleme: (genel, yemek) ince açılan yaş yufkaların arasında üzer (yoğurt kaymağı) sürülerek pişirilen, balama cizleme gözlemen üçlemesinin en meşakkatlisi, en arananı ve en lezzetlisi olan bir tür hamur; Gözlemi nasıl mı yirsin? Bi güzel bişirisin, onsan soracıma üç yımırt gıra pırıklı sahanda bişirisiy, biraz bal çıakrısın, bal yoksa bekmez veya helva, bi de pinir irendelesiy?Bakır siniye üçünü yelleştiri, sonra da gözlemeyi böle parçala kenalalrına koyasıy. Ondan sonra da yime de yanına yat.

Gözlerini belertmek: (genel, fiil) Gözlerini açarak karşısındakine öfkeli bir şekilde bakmak; Bubası gözlerini bi belertti, üç çocuk da neri gaçacaklarını bilemedile.

Grep: (genel, giysi) Evlenmemiş kızların özel günlerde taktığı rengârenk başörtüsü; Gelinlik gız oldu anşa, yirmi üç de grebi vamış çiyizinde.

Gubuz atmak: (güney, fiil) Yalan söylemek; Gene gubuz attın bu akşam Memet.

Gulak: (genel, yemek, aslı kulak) hamurun içine ekşimik (lor) veya kıyma koyulup üçgen hâlde bir araya getirilmesi ve pişirilmesi ile elde edilen hamur işi bir yemek türü; Gayınnam bi gulak bişise de yisek.

Gulak şapırdattımak: (genel, fiil) Duymazdan, anlamazdan gelmek; Borcunu hatıllatdım, gulak şapırdatıvadı.

Gullep: (genel, isim) Kapı ve pencerelerde kullanılan menteşe.

Gullu gabak: (genel, yemek) Manavlar dokuz ayrı kabak tatlısı yaparlar. Bunların en basiti ise gullu gabak denilen ve gara gabakın (kara kabak) ekmek fırınında pişirilip gulları (kabağın yenilen kısmında ortaya çıkan belirgin lifleri) ortaya çıkınca şeker koymadan doğal tadıyla yenilendir. Buna gullu gabak denir.

Gulluk: (genel, isim) Kuruluk, çardak, evin ahırın veya harmanın bitişiğinde üstü kapalı kenarları açık çıkıntı; Motoru (traktörü) gulliye çek gel hadi.

Gulu: (genel, hayvan) Kulu, erkek hindi; Ulan o işi yap gel, sana gulu kecesem, söz.

Gurgalaz: (güney, sıfat) Zayıf ince tipli kimse; Leman Yinem çok gurgalaz bişey oldu iyice.

Gursak: (genel, isim) Mide; namuslu adamdır, gursandan haram lokma geçmemişdir.

Gursaksız: (genel, sıfat) Düşüncesiz; N’olacak işte, gursaksız, hiç takip etmemiş, uyanamamış, gızı da gaçtı gitti.

Guşefin: (genel, bitki) Sakız yapılan karaçalı dikeni meyvesi; Haççe sabahdan beri uğraştı guşefin sakızı yaptı sonunda be, helal osun una.

Guşana: (genel) Orta boy bakır tencere.

Guşkemik: (genel, sıfat) Zayıf, narin kişi; Bizim Ayşenur’umuz bıraz guşkemiktir.

Guymak: (genel, fiil) Yemeği tabağa koyma işlemi; bir şeyi bir yere koyma, dökme işlemi; Misefillere çay guy bakim; Taba yimek guyva hadi…

Guyulmak: (kuzey, fiil) Bayılıp olduğu yere düşme işlemi; Hoop guyuluvadı oldi yere.

Guzu parası: (genel, adet) Bir evlilik geleneği olarak erkek babasının, kız tarafının mahalle veya köyünün gençlerine verdiği para; Dünür Memet, Ayşenur’un gınasında bizim sokay (sokağın) gençlerine guzu parası oalrak okkalıca bi para vemiş, unna da bırazınnan yimek yimişle, galanını da camiye yardım olarak vemişle.

Gübüllü: (genel, sıfat) Arkasına iş bırakan, bir şeyi tam bitirmeyen, oyalayıcı kişilik; Gübüllü Hamit.

Gücelen: (genel) Nihayet; Bekledi, uğraştı, didindi, çabaladı, gücelen işe başladı Amet, şükür.

Gündönümü: (genel, zaman) 21Aralık, günlerin en kısa süreden uzamaya başlıyor olması; Gündönümüne on beş gün galdı, gündönümünden sonra günne uzamaya başla yavaş yavaş.

Gününü yapma: (genel, fiil) Razı etmek, ikna etmek; Yalvar yapar gününü yaptım bizim herifin, götüdü beni Fethiye’ye tatile.

Günüz: (genel, zaman)  Gündüz kelimesinin söylenişi; ‘Günüz yemeni eskidi, gece gandil yaka’(Manav atasözü)

Günüzün: (genel, zaman) Gündüzleyin; Günüzün u ev senin bu kapı benim, hep dolaşı Haççebla.

Güviy: (genel, isim) Damat, güvey; Ali’nin güvisi Mıstava dil midi be?

Güviy guyma: (genel, fiil) Dinî nikâh kıyma işleminin Manavcası; İsa’yı başam güvi guyduk.

Güviy kapamak: (genel, fiil) Dinî nikâhın kıyılması ve ardından törenle damadın eş dost arkadaşları tarafından evine getirilerek odasına uğurlanması işlemi; Hasan’ı Ferzi’nen güvi kapadık başam.

Habar yollamak: (genel, fiil) Özelikle bir şeyi haber vermek, bilhassa bir bilgiyi iletmek; Haççiye habar yolladım, o iş yakında tamamdır.

Habarsız: (geel) Ansızın; habarsız gemeyn, evde bulamazsıyız sora bizi.

Hacalla: (genel, isim)    Hacıaliler, Kaynarca’da köy/mahalle adı.

Hacı Bekir: (genel, isim) Ölümden sonra ilk karşılaşacağımız melek, sorgu meleği; Ötede Hacı Bekir sorince napacan çok merak ediyom.

Haççe: (genel, isim) Hatice’nin söyleniş biçimi; Aydınnarın Haççablam hastamış, haspeten yatıyomuş.

Hadırellez: (genel, zaman) Hıdrellezin söyleniş biçimi; Hadırellezden sonra çiçek misir ekmeleri başla atık.

Halat: (genel, eşya) Römork; Üç halat arabası çiçek gettik Yanıkdağ’dan.

Halbukisi: (genel) Halbuki kelimesinin söyleniş biçimi; Halbukisi ben una çok dedim emme dinetemedim.

Haldırdamak: (genel, fiil) Bir işi gürültülü patırtılı yapma işlemi, koşuşturmak, acele etmek; İşi bitirmek için haldırdadık emme gene de bırazı sabaha galdı be.

Haldırtı: (genel) Gürültü patırtı; Biz yörüyoduk, arkamızdan bi haldırtı koptu, bi baktıkkın araba devilmesin mi.

Halleri vakitleri iyi olmak: (genel, fiil) Mali durumlarının iyi olması dutumu; Deli Gadirlerin halleri vakitleri de iyidir.

Halı kilimi: (genel, eşya) eskiden neredeyse tüm kilimler köylerde elle dokunduğundan satın alınan fabrika ürünü kilime halı kilimi adı verilirdi; Hayata halı kilimini serin hadi bakim.

Hambar: (genel, isim) Ambar kelimesinin söyleyiş biçimi; Buydey hambarına bi bakın bakim, unumuz azalıyo, ıcık dimende buydey üvüttürelim.

Hampırdamak: (genel, fiil) Aceleyle gürültülü patırtılı iş yapmak;

Hantır atmak: (genel, fiil) Acele, telaşlı yürümek; Duyince hantır attı valla, elindkei işi hemen bitirdi gitti.

Hapa hap geldi: (kuzey, fiil) Planlanmadan karşı karşıya, yüz yüze gelmiş olma durumu; Limandere’de birini arıyom, kahvede birine sordum, ‘Deremahhalle’de Mıstafi arıyom, bu gavede dedile, kim o acaba?’ dedi, ‘benim o’ dedi, hapa hap geldik adamınan.

Hapır hapır: (Genel, sıfat) Aceleyle; Hapır hapır gitti geldi beş dakikada.

Hapırdak: (genel, sıfat) Her işini telaşlı, acele yapan, gelişigüzel, özensiz iş yapan kişi; Bizim Malike bir hapırdak öre elişini.

Hapır hupur: (genel, sıfat) Bir şeyi acele ile yemek; Bizim şüfer Amed’e Mehemd’e bakmaz, hapır hupur yir gakadı sofradan.

Harman: (genel, isim): Çiftçilikle geçinilen yerlerde, köylerde, köyün birkaç yüz metre dışında, ikindi rüzgârına açık alanlarda samanlıkların ön bölümünde yaklaşık otuz- otuz beş metre çapında, düzlük bir alanda yapılan ve yaz boyunca birçok işin görülmesine zemin teşkil eden alan. Haziran sonlarında zemin bir güzel ıslanır, büyük yuğu taşı öküzlerle çekilerek zemin düzlenir, ıslana ıslana ve yuğu taşıyla düzlene düzlene zemin beton şekline getirilir. Harman bir ay kadar buğday, arpa, yulaf dövmede, tınaz atmada, keten çırpmadan, ayçiçeği dövüp sermede ve kurutmada, mısır eviklemede, süpürge otu soymada çırpmada kurutmada kullanılır. Kısaca Harman, çiftçinin evi, ahırı, samanlığından sonra en önemli yardımcı unsurdur; bu sabah seksen demet buydey saçtık, öküzlerinen harman dövecez.

Harman dövmek: (genel, fiil) Sonu hayırla biten, zor telaşlı sıkıntılı bir olay veya gün geçirmiş olmak; O gün harman dövdük valla, çok zor bi günümüzdü emme şükür sonu hayıllı bitti.

Harmanı olmak: (genel, fiil) yılda birkaç defa çok önemli avantaj elde etmek, sezonu olmak, fırsatın ayağına gelmesi; Yılbaşı bizim Cabir’in harmanı, 31 Aralık aşamı dükyanın önünde millet çekirdek ama guyrinde.

Harman Soun: (genel, isim) Harmanda işlerin bitmesi zamanı, Eylül sonları, ekim başları; Borcumu sağa harman soun verim, söz.

Has: (genel, sıfat) İyi, değerli; Unna has insannadır.

Has diil: (genel, sıfat) Kötü, çirkin, değersiz; Boşveeer, o gız has diil, undan bize gelin omaz.

Hasbeten: (genel, sıfat) Özellikle, bilerek planlayarak, bilinçli, gerçekten; Hasbeten de dedini yaptı gız.

Hasıl hasıl: (genel, sıfat) Nefes nefese; Ayşenur geldi koşa koşa, hasıl hasıl evlat, nefes alamıyo.

Hasıldak: (genel, sıfat)  Nefes nefese gelen kişi, her işini acele ile telaşla ve koşa koşa yapan kişi; Hasıldak o be.

Haşıl haşıl: (genel, sıfat) Kuru yaprakların çıkardığı ses; Ormanda yörüyoduk, haşıl haşıl sesle geliyodu.

Hatma: (güney, isim) Taraklı, Geyve, Pamukova köylerinde Fatma kelimesinin söylenişi; A Hatma, hadi gel bize, börek yaptım.

Hatır hatır: (genel, sıfat) Kaşınırken çıkarılan ses; Geçen sol ayamı arı ısırdı, bu godum, bir hafta hatır hatır gaşıdım.

Havız: (genel, isim) Hafız, Kur’an’ı ezberlemiş kişi; Gırktepe’de Kör Havız’ın oğlu Miter’de İçekilerin damadı Ürfet’ağadı.

Havrız:(genel, isim) Beşikte dışkıların toplandığı çukurluk.

Hayta: (güney, sıfat) Boş gezen kimse; Daraklı’da İşseverlere ‘Hayta Hafızlar’ delleç

Hayat: (genel, isim) Eski evlerde salon görevi gören bölüm; Hayatın kenarına buydey çuvallarını bi güzel dizdik.

Haydamak: (genel, fil) Öküz arabasını veya traktörü, taksiyi, otobüsü, kamyonu sürmek; Amet motoru iyi hadiyo.

Haydırhop: (genel, sıfat) Ele avuca sığmayan, dengesiz, yeftin, pek eve barka uğramayan kişi; Tenfidegam haydıroptu bıraz, nerde aşam urda sabah.

Hayhaşam: (genel, sıfat) Aşırı kalabalık aynı zamanda o kalabalığın çıkardığı gürültü, ses; bi hayhaşam bi hayhaşam, ne va gı urda bakıy dedim, miyemse gına vamış.

Hayın: (genel, sıfat) Katı, laf anlamaz, herkese uymayan kişi; Miter’de Enveragam bir Gışli’ye terafiye gitmiş tek başına delle.

Hayır pilavı: (güney, sosla etkinlik) Eskiden Sakarya’nın bütün köylerinde, son yılalrda ise sadece Taraklı ve Geyve’nin merkeind eve köylerinde yapılan, Hıdrellezde (Mayıs ayı başlarında) başlayıp hemen her hafta sonu bir köyde devam eden, yüzlerce banze binlerce insnaın katılımıyla gerçekleşen, etli pilav ve ayran ikram edilen, Kur’an ve mevlit okunduğu, şükür ve bereket dularının yapıldığı bir sosyal olay; Drakalı’nın hayır pilavı her sene Haziran ayının ikinci paarı Hdıırlık Türbesi’nd eyapılı.

Haykırmak: (genel, fiil) Sesli olarak çağırmak, ünlemek; Harmandan haykırdım emme sesimi işidemedim gene, Yapasca’da ot gazıyoladı.

Hayın: (genel, sıfat) Art niyetli, kötülük düşünen kişi; Memet öle hayın hayın baktı, annadım bi kötülük düşünüyo gene bize.

Hayva: (genel, isim) Ayva; Eskiden hayva yaprağını gaynadıp içedik çay yerine, üsürüğe de bi iyi gelidikin.

He ya: (genel)   Haklısın, öyle anlamında kullanılır; Nayidegam ne desen ‘he ya lan’ der onayla sölediğimizi.

Hemdekin: (genel) Gerçekten, hakikaten anlamında.

Here: (genel) Küçük; Hasan, dayımın here ulanıdır(oğludur).

Here gına: (genel, sosyal olay)   Evlilik geleneği olarak kız evinde Cuma akşamı gelinin en yakınları akrabaları ve çocukluk arkadaşlarıyla eğlendiği ve sonunda kınanın yakıldığı eğlence; Nisa’nın here gına aşamı d apek bi güzel oldudu.

Herif: (genel) Koca, eş; Bizim herifinen barba gittik.

Herhal: (genel) Herhalde kelimesinin söylenişi; Gidecez herhal, kimimiz u bizim, biz gitmesek kim gide u düğüne.

Hımbıl: (genel, sıfat) Tembel, uyuşuk olan; Akçagamış’ta mıstava’gam has isandı emme bıraz hımbılcanadı.

Hımır hımır konuşmak: (güney, fiil) Kalabalıkta sessiz sessiz konuşmak; Hımır hımır gonuşmasana gardeşim.

Hısta-hıssa: (genel, isim) Hisse, mirasta hukuki hak sahibi, bölüm; Sayma’blam hıstasını amış mı amamış mı gız, duyduyuz mu bişey?

Hışdımamak: (genel, fiil) Aldırmamak, ilgisizlik; U gada söledim, hışdımadı be.

Hışır: (genel, sıfat) Geçimsiz, uyumsuz, kavgacı, ortalık karıştıran kişi kadın, ürkülen, çekinilen kadın; Kırktepe’de Nezahat Yingem de, Dokuzoluk’ta Faizeblam da laf aramızda bıraz hışır insannadı hani ölüp gittiler emme.

Hıyanet: (genel, sıfat) Cimri, kimseye bir şey yedirip içirmeyen, bencil kişi; Şüküringene badılcan gomuş anam, Tenzilablam (kaynanası) tekmil geri gomuş, neyini kıskanıyon geliniyden a isan.

Hızmatkar: (genel, sıfat) Köyün sığırtmacı, senelik olarak hayvan başına bir teneke buğdaya tutulan ve bir sene süreyle köyün hayvanlarını sabah alıp otlan, akşama doğru da köye getiren görevli kişi, hizmet ehli; Köçekgışlada Zekeryega biim küve bu sene hızmatkâr durdu.

Hızmatkar dutmak: (genel, fiil) Sığırtmaç tutmak işi; Köçekgışla’dan Mıstavagi Miter’e hızmatkâr duttuk.

Hızmat: (genel, isim) İhtiyaç, istek, talep; Hoş geldiğiz. Bi hızmatığız va mıdı?

Hoca dutmak: (genel, fiil) Köye kışlık veya ramazanlık imam tutmak veya hatip tutmak ; Irmazan da geliyo, hoca dutmak ilazım.

Hoca durmak:  (genel, fiil) İmamın yahut hatibin bir köyle sezonluk (altı ay kış) veya Ramazanlık anlaşması hâli; Hatiba, Çıbıklı Küüne hoca durmuş bu gış.

Hocaköyü: (kuzey, isim) Hocaköyü? Şeyhler Nahiyesi’nin 1900’lerin başlarından itibaren merkezini oluşturan Dudu Divanı Hocaköyü’nün ise 1904 tarihinde 53 hane 459 nüfustan meydana geldiği görülmektedir. 1959 yılından bu yana her ne kadar adı Kaynarca olsa da, yaşı 70’in üzerinde olanlar hâlen ilçe merkezini Hocaköyü olarak isimlendirmektedirler. 2017 yıkı itibarıyla Kayarca ilçesinin merkezi olan yerleşimin (eski adıyla Hocaköyü’’nün) nüfusu 5.000 kişi civarındadır.

Hon hon ağlamak: Buğuz ederek ağlamak, durup durup ritimli bir şekilde ağlamak; Bizim Fatma içli çocuktu, hon hon ağladı ufakken.

Honoz honoz ağlamak: (genel, fiil) Uzun uzun, bağıra bağıra ağlamak; Malike bubasının cenazesinde honuz honuz ağladı.

Honoz: (genel, sıfat) Kocaman, saçları kabarık olan, saçalrı kabartılmış hanım;

Honoz kafalı: (genel, sıfat) Kocaman kafalı insan, saçları kabartılmış kadın; Şehirden galla (kadınlar) geldile gıniye, iki üç tanesi honoz kafalı honoz kafalıladı.

Hop tüymek: (genel, fiil) Çok istemek, ısrarla istemek, yerinde duramayıp zıplamak; Abenim çocim hop tüvme, otu ottiy yere acık.

Hop tüyedik: (genel) Çok sevinirdik, zıp zıp yerimizde duramazdık manasına.

Horantı: (genel, isim) Kalabalık; U aşam bir horantı, bi galabalık, bekim kırk kişiye iftar yimi vedik.

Höcere: (genel, sıfat) Küçük, basık, karanlık eski püskü bina; Bizim eviy alt yanı bi höcere, tek başıya girme gorkasıy.

Höddü: (güney, sıfat) Yolda giderken düşüp kalana denir; Höddü tavuk gibi yürüme, önüye bak.

Hömbül höbül: (güney, sıfat)  Bol giysiler giyen kişinin yürüyüşüne verilen sıfat.

Höngere gibi: (genel sıfat) İri yarı olma hâli.

Höre geçmek: (genel, fiil) Kıymete binmek; Öyle yaptıy da sankım çok höre geçtin.

Hörül hörül: (genel) Hırıltılı bir sesle konuşuyor olmak; Ismalagam, mübarek adam hörül hörül gonuşudu annadıkan.

Höşmelim: (genel, yemek) Sakarya’nın on altı ilçesindeki Manav köylerinde hâlâ tuzsuz peynir ve şekerden yapılan bir peynir tatlısı türü; Hatıpla’da Hayriye Yingem ırahmetli çok güzel höşmelim datlısı yapadı.

Hötez: (güney, oyun) Yuvarlak hale getirilmiş bir teneke kutunun sopalarla çukura sokma esasına dayalı bir oyun.

Hurun: (genel) Fırın kelimesinin söyleyiş biçimi; Orta Hurunda ekmek bişillim bugün hadi.

Icığını cıcığını aramak: (genel, deyim) Bir şeyi en ince aytıntısıyla araştırmak; çok konuşan ve her şeyi detaylarıyla merak eden kişiler için söylenir; Icığını cıcığını arıyorsun be oğlumn, ben o kadar bilmiyorum ki.

Icığını cıcığını çıkamak: (genel, deyim) bir şeyi en ince ayrıntısıyla belirleyip ortaya çıkartmak, ortaya dökmek, bazı şeyleri gizleyen kişinin ipliğini pazara çıkarmak; Veli’nin dedi gibi dilmiş o iş, Ali ıcığını cıcığını çıkadı, döktü ortaliye.

Icık: (genel) Azıcık kelimesinin söyleniş biçimi; Guzum yimiye ıcık ta duz atıva.

Ihmamak: (genel, fiil)   Canlanmamak, düzelmemek, yükselmemek, büyümemek, ölmez de onmaz da manasındadır; Bizim cumaziye ıhmadı bi tüllü, ıhmaz da atık.

Ilgıdır: (genel, isim) İp sarmaya yarayan ucu çatallı ahşap alet; Ilgıdırı geti de ip saralım biraz çocim.

İnsan içine çıkamak: (genel, fiil) Utanılacak bir şey yapan kişinin mahcubiyetinden topluma karışamaması; Mıstava bi vakit insan içine çıkamadıdı.

Iraf: (genel, isim) Eski evlerde pencere olan duvarların tavanla pencere üstü arasında ahşaptan yirmi-yirmi beş santim eninde boydan boya eşya koymaya yarayan mekân; Gülseren, ırafta kantar topları vadı, birini geti de yilim hadi.

Irhat: (genel, sıfat) Rahat kelimesinin söyleyiş biçimi; Hatiba çok ırhat, ganı geniş insandı ırahmetli.

Irhat lokumu: (genel, yiyecek) Lokumun sadesine verilen isim. Özellikle de kıstırma yapımında sık kullanılır; Amet, püskütlerin arasında ırhat lokumu go da kıstıma yap hadi bize, çocim.

Irmazan: (genel, isim) Ramazan kelimesinin söyleniş biçimi, oruç tutulan ay, insan ismi; Irmazan bu sene de göz açıp kapinceye gada geçti be mübarek. Salimagamın Irmazan Hocaküne gidecamış, motorunnan sizi de atıvasın hadi.

Irmazan Bayramı: (genel, isim) Ramazan Bayramı kelimesinin söyleniş biçim; Irmazan Bayramında ilk gün bizim mahalle, ikinci gün öbür mahalle, üçüncü gün de Yulaflı’nın bayramı olu.

Iscak (genel, sıfat) Sıcak kelimesinin Manavca söylenişi; Bugün hava çok ıscak, yanacak gene ortalık, napacaz bilmem bugün.  

Ismayıl : (genel, isim ) İsmail kelimesinin söyleniş biçimi; Gayınpederimin de gayınçımın da adları Ismayıl’dır benim.

Işıklık çalmak: (genel, fiil) Islık çalmak, üflük çalmak; Böcekli iniştem yolda gideken fıy fıy boyna ışıklık çaladı.

Ivıltdik gelmek: (genel, fiil) Bir şeyin usulca, yavaşça, sessizce oluvermesi hâli; Ivıltdik gan yüzüme davıldı, meğer kafam delinmiş benim.

Izga: (güney, sıfat) Cimri; Amma ızga adamsın sen be.

İçekile: (genel, sıfat) Akrabalığı yakınlığı olan aile, lakap; İçekilerin Ürfetagam…

İçi ırhat etmemek: (genel, fiil) Kişinin verdiği karardan emin olamaması hâli; Çocuk gal dini çok yalvadı, dinemedim döndüm emme içim pek ırhat etmedi.

İğdede olu arşakda / Dokuyan galtakda da: (kuzey, atasözü) Bir olaya tek yönlü değil her yöden bakmamızı, kusur ve sorumluluğun tek kişi/tek tatafta değil de iki hatta üç tarafa da olabileciğini hatırlatan bir atasözü.

İğitmen: (genel, isim) Eğitmen, üç yıl eğitim görüp eskiden okullarda ders veren kişi, öğretmenlik mesleğinin öncüleri; Ben zamanında Daşoluk’da Faik İğitmenin önünde okudum üç sene.

İl bile gememek: (kuzey, fiil) Bir şetin çok kolay olması hâli; İşi çabucak bitidik, çok golay oldu, il bile gemedi.

İlana: (genel, bitki) Lahana kelimesinin söyleniş biçimi; İlana dolmasını da bi severimkin.

İlimon: (genel, bitki) Limon kelimesinin söyleniş biçimi; Salatiye ıcık yağ, ıcık duz, ıcık da ilimon sık hadi gız.

İmeci-yimeci: (genel, sosyal olay) İmece töreni; Keteni yolasın, harmanın gaşına yığasın, harmanalar dövüldükten kere (tahminen ağustos ayı başlarında) bir gün keten çırpması yaparsın. O gün köy ahalisinden on- on beş erkek toplanır, harmanda keten parmaklarını yuğuda çırparlar, köyün on-on beş çocuğu da çırpılan parmakları harmanın kaşına taşırlar. Bu işlem ortalama yarım gün sürer. Keten çoksa akşamı da bulabilir. Keten çırpma işlemi bittiğinde yemek verilir. Sofrada genellikle gara börek (Kara börek) bal veya pekmez, yumurta, peynir de olur.

Ortalama yirmi beş otuz kişilik bu olay ücretsiz tamamen komşuya yardım psikolojisiyle yapılır. Bir gün o diğer gün başkasının harmanında bir diğer gün ise daha başkasının harmanda yapılan bu işleme imece anlamında imeci – yimeci de denir.  ‘Ortaklaşa ücretsiz iş yapma’ esasına dayalı, Orta Asya günlerimizden getirdiğimiz ve hâlâ da yaşattığımız güzel bir geleneğimizdir.

İn here : (genel) En küçük; Reyhan, Resmiye’nin gızlarının in heresidir.

İn önce: (genel) Evvela.

İn sifta: (genel) İlk önce.

İngasdan: (genel) Mahsustan, özellikle.

İncir uyuşturması: (genel, yemek) Kuşbaşı doğranan incirlerin süt şeker ve su ile akrışımından elde edilen bir tatlı türü.

İngascıkdan: (genel) Mahsuscuktan; İngascıkdan söledim di bi inandı zavallı, ben de pişman oldum sora.

İnişte: (genel) Eniştenin söyleniş biçimi; Emin İniştem yirmi dokuz sene muktallık yaptı, kimsenin kalbini gırmadı.

İpsiz: (genel, sıfat) Hayırsız, lakap türü; Alegamın gardaşlarından biri ipsizdir, nerde aşam urda sabah, pek eve gemezmiş. Napsınna gene, gardaş tabii.

İsimler:

Abtulla/Abdullah

Alettin/Alaattin

Aliksan/Aliİhsan

Alirfan/Ali İrfan

Amet/Ahmet

Anşa-Âşa/Ayşe

Arfe/Ârife

Asim/Asım

Atem / Ethem

Avini/Avni

Bedirye/Bedriye

Belgüzer/Bergüzâr

Beyce/Behice

Canfer/Cafer

Cavat/Cevat

Ceferye/Cevheriye

Dilever/Dilâver

Duvan/Doğan

Ekram-Ekiram /Ekrem

Elvide/Elfide

Emne/Emine

Emneşerif/Emine Şerife

Emver/Enver

Ercep/Recep

Erduvan/Erdoğan

Eyip/Eyüp

Fari/Fahri

Fariye/Fahriye

Farttin/Fahrettin

Fati/Fatih

Fayık/Faik

Fayze/Faize

Femi/Fehmi

Femiye/Fehmiye

Ferat/Ferhat

Feside/Fersude

Fidayet/Hidayet

Firdes/Firdevs

Gadir/Kadir

Gadirye/Kadriye

Gasım/Kâsım

Haççe/Hatice

Hanfe/Hanife

Hılmi/Hilmi

Hüsin/Hüseyin

Iramis/Ramis

Irza/Rıza

Ismayıl/İsmail

Haççe/Hatice

Haççe/Hatice

İbram/İbrahim

İdiris/İdris

İksan/İhsan

Letfe/Latife

Levet/Levent

Mamur-e/Mahmure

Mefaret/Mefharet

Melya/Meliha

Mehibe/Mevhibe

Memet/Mehmet

Menduf/Memduh

Mırat/Murat

Mıstava/Mustafa

Miriba/Mihriban

Mikerem/Mükerrem

Milayim/Mülayim

Minever/Münevver

Mişeref/Müşerref

Mizefer/Muzaffer

Mugadder/Mukadder

Muttin/Muhittin

Müküremin/Mükremin

Müsamettin/Hüsamettin

Müzyen/Müzeyyen

Nasfe/Nazife

Nayim/Naim

Nayit/Nait

Nayme/Naime

Nevse/Nefise

Nurduvan/Nurdoğan

Nuriyet/Nurhayat

Nurttin/Nurettin

Nütfiye /Lütfiye

Ömürye/Ömriye

Rafik/Refik

Rafike/Refike

Rami/Rahmi

Ramiye/Rahmiye

Raşat/Reşat

Raşut/Raşut

Rayme/Rahime

Reyzan/Rezzan

Rufi/Ruhi

Rufinaz/Ruhinaz

Rufiye/Ruhiye

Rutfan/Rıdvan

Sayim/Saim

Sayit/Sait

Sayme/Saime

Sebattin/Sabahattin

Selattin/Selahaddin

Sebya/Sabiha

Seyfittin/Seyfettin

Süzen/Suzan

Şarfali/Şerifali

Şavgı/Şevki

Şerif/Şerife

Şernaz/Şerifnaz

Şevke/Şefika

Şeyme/Şehime

Şükürü/Şükrü

Şüküran /Şükran

Telat/Talat

Tenfid/Tevhid

Tenfide/Tevhide

Türken/Türkân

Urfan/İrfan

Ürfet/Rıfat

Vayit/Vahid

Vayde/Vahide

Yünüs/Yunus

Zayde/Zahide

Zekerye/Zekeriyya

Zera/ Zehra

Zıttike/Sıdıka

Ziynep/Zeynep

İstanbul eriği:  (genel, bitki) İrice kırmızı yeşil renkli, kompostosu makbul olan bir erik türü; İstanbul eri gaynatında bi içelim suğuk suğuk…

İşdonu: (genel, eşya) Pamuk ve ketenden mamul çözmeden yapılan alt ve üst iç elbisesi, erkeklerinki beyaz kenarlı bayanlarınki kırmızı veya mavi kenarlı olur; Ev ahalisine yekmil işdonu diktim, gış boyu ıscak ıscak giyele atık.

İşgillenmek: (güney, fiil) Huylanmak, şüphelenmek.

İşimik: (genel, yemek) ekşimik kelimesinin söyleniş biçimi; Hayrola gız, bugün yüzün işimik satıyo, nedne canıy sıkkın bu gada?

İtla: (genel) İddia kelimesinin söyleniş biçimi.

İtlaya girmek: (genel, fiil) Karşılıklı iddiaya tutuşmak; Senin motor ta çok çekiyo, benim motor ta çok çekiyo diye bi itlaya dutuşmasınna mı koca adamla kahvede.

İtlaya binmek: (genel, fiil) İşin iddiaya dönüşmesi; sensin selensin, bizimkile işi itlaya bindidile, çıktıla gavenin önüne gece yarısı, millet siyir ediyo, başladıla güleş dutmaya.

İvik: (genel, hayvan) Üveyik kelimesinin söyleniş biçimi; çiçeklerin arasında avcıla hep ivik vurma peşinde koşup duruyola.

İyeşmek: (genel, fiil) Diğerinden beklemek, diğerinin üzerine yıkılmak, kurnazlık yapıp yükü diğerinin üzerine yıkmak; Dört gardaşla emme in hereleri uyanıktır, ağbilerine iyeşi hep.

İyi kapı: (genel, sıfat) Ekonomik ve sosyal durumu iyi olan aile; İyi kapıdır unna, kız alını verile unnara.

İyi uşakdı emme: (genel) İyi insandı (kendinden küçüklerle ilgili.)

İzannı: (geneli sıfat) Becerikli çalışksn kişi; İzannı pabuç kendisi döne; Fatma izannı gızdır, has gelin olu undan.

İzmit Akşamı: (kuzey) Pazar günü akşamı, cumadan sonra haftanın ikinci değerli akşamı; Bir Manav geleneği olarak ailenin büyükleri veya Kur’an okumasını bilenler Cuma (Perşembe) akşam namazından sonra ve İzmit Akşamı (Pazar akşam namazından sonra) Tebareke veya Yasin’i okurlar. Bu iki gece Manav Akaidinde haftanın en değerli iki akşamıdır; ibadete daha bir özen gösterilir. Çok önemli bir şey yoksa bu iki akşam mutlaka evde olunmaya çalışılır; Ismayıl, Amet, başam İzmittt, namazzzz, süpürgenin topuzu geliooo, şüfer sen de…

Kafasız: (genel, sıfat) Anlayışsız, ahmak, zekâ düzeyi düşük kişi; Ah benim kafasız çocicam, düşüncesizlikten nele getidiy başına sen.

Kaktımak: (genel, fiil) Bir şeyi ittirmek; Çalışmadı motor, biraz kakdırınca marş bastı.

Kanlıca mantarı: (güney, bitki) 700 metre ve daha yüksek rakımla arazilerde yetişen kırmızımsı bir mantar türü olup, Kuzey bölgesindeki Sütliyen mantarı gibi Sakarya Manav Mutfağının en değerli iki mantar yemeğinden birisidir. Unlayıp kızırtılmışı da kesip soba üstünde pişirilmişi de çok lezzetli olur; Kanlıca mantarını bi yisen bi ta et yimezsin, u gada lezzetlidir mübarek.

Karakulak mantarı: (güney, bitki) Karakulak mantarından yaılan bir tür yemek.

Katılmak: (genel, fiil)   Çocuğun bebeklikten okula gidecek yaşa gelmesi, büyümesi; Çocimiz katıldı atık baya, okula gidecek gada oldu.

Karaca eriği: (genel, bitki) Zeytin büyüklüğündesiyah mor arası bir renkteki erik türü, buruş ve şıra yapımında kullanılır; Karaca erikleri toplilim de şıra yapalım yarın çocukla.

Kasaya naktar uydurmak: (genel, deyim) Bir yerden maaş almak, resmi işe girmek veya sigortadan emekli olmak; Hükümetin gasasına naktar uydudu bizim Ali, atık sırtı yere gemez.

Kasiyen etmek: (güney, fiil) Kusmak; Bizim torun Zümra, geçen akşam çok kasiyen etti.

Kavak mantarı: (genel, bitki) Kavak ağaçlarının diplerinde yetişen bir mantar türü; Kavak mantarı toplilim de bişillim.

Kediburun mantarı:    (kuzey, bitki) Ormanlarde yetişen krem renginde üstü kedilerin burnundaki benekleri hatırlattığından Kediburun adını alan lezzetli bir mantar türü; Murat Ağabeyin Kediburun toplamış getti, başam gızardalım da yilim hadi.

Kediye pişt desen misefire duta: (genel, atasözü) Misafirin  hassas olduğuna, eve misafir geldiği zaman davranış ve sözlerimize çok dikkat etmemiz gerektiğine dair uyarı niteliğinde bir yerel atasözüdür.

Kef/Kefli: (genel) Ağzının kenarları tükürüklü olan kişi; baklagillerin pişmesi sırasında üzerinde biriken birikinti; bir lakap türü.

Kel: (genel, hayvan) Dişi hindi; Malike, kellere yiği vediy mi?

Kelem: (güney, bitki) Lahana; Kelemne bu sene hiç omadı.

Kepleme/cik: (genel) eşarp, örtme, tülbent vesairenin daha çok genç kızlarca boynuna değil de enseye bağlanması hâli; Bizim Malike keplemecik oturmayı çok seve.

Kelik: (kuzey) Koyunların geceleri yatırıldığı arazide (bu daha çok gübrelenmek istendiği bi tarladır) koyunları otlatan çobanın/bekleyenin geceleri yattığı ağaçtan iki tekerlekli yataklı araba; İpçilerin Amedaganın keliği hep dikilidaş’ta oludu du dil mi?

Kertelez: (genel, sıfat) Bir tarafı düz diğer tarafı girintili çıkıntılı arazi, yer.

Kertik: (genel) Yontulmuş ağaçın üzerindeki her bir iz bölüm, sınır, ölçü; Çok doydum valla, düğün kertine çıktı ganım.

Kesme çorba: (genel, yemek) İnce yazılmış hamurun üçük küçük kareler şeklinde kesilip pişirilmesiyle edilen bir  hamur çorbası; Başam kesme çorba bişidim çocukla, hadi bakim hepiğiz sofriye…

Keş: (genel, yemek) Kurutulmuş ekşimik; Güney bölgelerinde katık dendiği de olur; ekmekle de yendiği olur, şehriye ve makarna üzerine rendelendiği de olur; Kuzey ve Merkezde üç dört santim çapında yuvarlak biçimdedir, Güney bölgesinde ise yedi sekiz santim uzunluğu üç dört santim kalınlığında üçgen biçiminde olur; ‘Ağzının tadını bilen cebinde keş daşır’ (Taraklı atasözü)

Keşir: (güney, bitki) Havuç; Bizim Faruk’un burnu keşir gibi gızardı.

Keşkek: (genel, yemek) Türkistan’dan Bosna’ya kadar asırlardır Türklerin yaşadığı çok geniş bir coğrafyada yaygın bir Türk yemeği olan keşkeğin Sakarya Manav Mutfağındaki yeri de çok önemlidir. Özellikle kına gecelerinin ve bayramalrın değişmez yemeğidir. İç Anadolu’da yaygın olan kırmızı etin (büyük baş hayvanın) aksine Sakarya merkezinde ve köylerinde keşkek tavuk etiyle buğdayın pişirilip üğülmesiyle yapılır. Kuzey bölgelerinde (Kaynarca, Kaarsu, Kocaeli, Ferizli ve söğütlü) ve Merkezde (Adapazarı ve Dernekkırı köylerinde) üzerine dartı koyularak yenilir. Güneyde (Geyve Tarkalı Pamukova) ise tereyağı kızartılıp zerine kırmızı biber ekilerek sürülür ve öyle yenir.

Keşkeş Sakarya Manav Murfağının olmazsa olmazlarındandır. Hatta bazı yerlerde Kınaya gideceğiz değil de Keşkek yime gidiyoz denir.

Keten: (genel, bitki) tohumundanbezir yağı liflerinden her türlü kumaş elde edilen haziran ayında ‘parmak’ denilen yirmi santim çapında toplar halinde yolunan birçok işlem sonrası insanların sırtına kumaş olarak, yataklarına çarşaf veya yastık kılıfı olarak gelen, yetmiş beş cantim ile bir metre arası çok faydalı bir bitki türü; Keten yolmaları zamannarı doğmuştu bizim Gadir.

Keten yolmak: (genel, fiil) Haziran ayı içerisinde kuruyan yetmiş beş-seksen santim uzunlıuğundaki keten bitkisinin yolunarak on beş yirmi sapın bir araya ‘barmak’ adıyla getirilmesi ve bağlanması hâli. Bütün tarlanın yolunması bittikten sonra yüzlerce barmağın harmanın kaşına yığılması işlemi; Akça tallasında keten yolduk geçen hafta boyunca biz.

Keten çırpmak: (genel, fiil) Orakların biçilmesi, harmanların dövülmesinin ardından, ailelerin çalışma hızı ve ürün yoğunluğuna bağlı olarak tahminen Temmuz sonları Ağustosun ilk günlerinde, köyün/mahallenin yirmi ve otuzlu yaşlarındaki erkekleriyle onlu yaşlarındaki çocuklarının bir araya gelerek tamamen ‘imece’ usulüyle yani ücretsiz olarak harmanın kaşındaki yuğu taşına keten barmakalrının çarpılması ve tohumlarının bitki sapından ayrılması işlemi; Kü’cek bütün adamna toplandıla, küün çocukları da barba, bizim harmanda ülene gada bütün kenetlerimizi çırptıla Alalh raz osun. Ben de unnara gara börek yapvadım. Yanına da yımırta bişirvedim, bal çıkarvadım, pinir irendelivedim. Afiyetinen yidile. Yisinne çocukları çok zahmetleri var harmanda. Yarın Böceklerin, ertesi gün de Şabannarın harmanında keten çırpacaklamış. Böle böle küün ketennerini çırpacakla.

Keten ıslamak: (genel, fiil) Çırpılarak tohumlarından ayrılan keten saplarının, liflerinin ortaya çıkması için barmakların dereye yığılarak üç beş gün süreyle ıslatılması işlemi; Bi araba keten parmaklarını Orta Çökek altına Mezinne Deresi’ne götüdük ketenneri ısladık.

Keten sermek: (genel, fiil) Derede bir güzel ıslatılan keten barmakları, ya harmana serilerek üzerinden yuğu geçirilir ya da yola serilerek üzerinden öküz arabası traktör ve römorku geçerek iyice ezilmeleri ve liflerinin çıkması sağlanır; buna keten serme işlemi denir; Derede birhaftadır ısladimiz ketenneri harmana serdik, üzerinden yuvu geçirip bi güzel ezecez.

Kıtık: (genel) Keten saplarının darmadağın haline verilen isim, birbirine girmiş saç şekli; Kıtık minderine otudum.

Kıtıklı: (genel) Keten saplarından olan bir şeye verilen isim, saçları birbirine girmiş olan kişi; Gız kıtıklı, darasağa saçlarını sen gız.

Kıntir: (genel, sıfat) Cimri, nekes, pinti kişi; Unna ailecek çok kıntirdille. Ceplerinde akrep vadır unnarın.

Kırktepe: (kuzey, isim) Kaynarca ilçe merkezinin 4-5 km doğusundaki köyün adı. Köyün girişindeki kırk adet tepenin, Bitinya (M.Ö. 3 yüzyıl, M.S. 4.yüzyıl) medeniyetine ait Tümülüslerden oluştuğu bilinmektedir.. Bu ve yörede çokça rastlanan lahitler yörede Milat öncesi hayat olduğunun belirgin göstergeleridir. Ayrıca ‘Kırktepe’nin tepesi’ türküsüne de konu olan bir köydür.

Kırtıl: (genel, alan) Otlağa bırakılmış arazi; yerli hayvan; Kırtıl hayvanı u. Südü az olu emme datlı olu.

Kırktepe: (kuzey, isim) Kaynarca’nın doğusunda bir köy/mahalle adı olup köyde Hırıistiyanlık öncesi Bitinya döneminden kalma kırk adet tümülüsten adını almaktadır.

Kırktepe’nin tepesi Emine’min küpesi: (kuzey, türkü)

Kırktepenin tepesi de / Eminemin altın küpesi / Eminem çocuk yapmış da / Kimdir bunun ebesi

Kırktepe tepe içinde de / Suyu da bardak içinde / Eminem çocuk yapıyor da / Emneşerif ebesi

Dedelerin çukuru da / Hayriyenin uçkuru  / Alosmanoğlu gelirse de / Bizi buralardan uçuru

Kırktepe tepe içinde de / Suyu da bardak içinde / Eminem çocuk yapıyor da / Emneşerif ebesi

(Kaynarca yöresi türküsü olup, emekli öğretmen Özkul Arslanalp tarafından derlenmiştir.)

Kısdak gülmek: (genel, fiil) Sinsice gülmek, bir şeyi gizlerken karşısındakinin onu farkedip açık etmesi üzerine gizleyemeyerek gülmek; İsa’ya böle böle böle dil mi dedim, kısdak güldü, ta fazla inkâr edemedi yani.

Kısmık: (genel, sıfat) İçin kapanık, utangaç, çekingen kişi; Bizim Mecit kısmıktır biraz, hakkını bile alamaz söliyemez.

Kıyışammamak: (genel, fiil) Kıyamamak.

Kıstıma: (genel) Kıstırma; bisküvi arasına lokum sıkıştırılarak yapılan bir tür tatlı; Çociklimden en çok özledim kıstımadır; ne de güzel oludu ha…

Kibrit: (genel, oyun) Uzun kış gecelerinde erkekler tarafından oynanan bir oyundur. Kibritin geniş yüzünün yazılı tarafı 2 puan, yan tarafları 5 puan, dik tarafı 10 puandır. Masa, sehpa veya rahne (rahle) üzerinde oynanır. Genellikle iki kişi tarafından oynanır. Sert zeminin üzerine hafif çapraz biçimde konulan kibriti, oynayan oyuncu baş parmağının tırnaklı tarafıyla havaya zıplatır. Kibritin hangi yüzü gelirse ona göre puan alır. Yazısız geniş tarafı gelirse veya kibrit, oyun alanının dışına çıkar-yere düşerse yanmış sayılır, oynama hakkı karşı tarafa geçer. 15-20 dakika veya yarım saat kadar oynanır. Genellikle çayına kahvesine oynanır. (Emekli öğretmen Ramis Memiş tarafından Kaynarca’dan derlenmiştir.)

Kibrit davıtmak: (genel, fiil)    Düğün, kına veya sünnet cemiyetine davetiye olarak hane hane, ev ev kibrit dağıtılır bir yandan da sözlü oalrak cemiyetin günü saati söylenirdi. Kibrit yerine bazen bisküvi bazen de üç santime altı santim kadar büyüklüğünde ekmek dağıtılırdı. Bu davetiye anlamına gelirdi; Gadir’in düğünü içi kibrit davıttıla bugün, hafta sonuymuş, üç dakım da çalığı dutmuş bubası ulanına.

Kile: (genel, ölçü birimi) İki teneke (35-40 kilogram) ağırlıklığında eski bir ölçü birimi. Taraklı kilesi ile Göynük kilesi ayrıdır; Hane başına iki kile buydeye altı aylık hoca duttuk kümüze bu aşam.

Kirişlik: (genel) Çandıdan yapılma eski ahşap evlerde tam ortada boydan boya, aynı zamanda raf ve sergen görevi de gören, altı yedi metre uzunluğunda, otuz-kırk santim genişliği on-on iki santim kalınlığında ahşap uzantı; Kirişlikte dartı vadı guzum, indi de bıraz ısıt, keşkiye koyasın…

Kişilik: (genel, eşya) Özel günlerde giyilen takım elbiseye verilen isim; Kişilik dakımını ulu orta giymesene guzum, ancak düğünde bayramda giyili unna.

Konkara: (genel) Toplantı; kongre kelimesinin söyleyiş biçimi; Anneminen kız gardaşlarım da bize geliyola başam, konkara yapacaz, aramızda görüşecemiz önemli konula va da.

Kök mantarı: (genel, bitki) daha çok ağaç köklerinde yetişen bir mintar türü.

Köpek g.tü: (genel) Gözde çıkan arpacık; kuşburnu; Orman kenallarında çalı çırpı dikenneri arasında köpek g.tü dedimiz bi bitki vadı, hiç diğer vemezdik, sora bimeşhur oldu, guşburnu dini şimdi u her yede pahalı bi çay oldu çıktı.

Köpen: (genel, eşya) Çocuk bezi, bezden basmadan çocuk bezini üstüne bağlanan naylan örtü.

Körük delindi: (güney, deyim) Gençliğinde çalışkan üretken becerikli kişilerin yaşlılıklarında pek çalışamaz üretemez hâle gelmeleri dumunda söylenir. Bir şey istendiğinde o kişi şöyle cevap verir: Körük delindi, o şahış mazide kaldı artık, benden hayır yok size.

Kulte:  (genel) Küçük çukur, çukurcuk.

Kulte oyunu: (genel, oyun) Bir nevi golfa benzeyen, alt yedi kişiyle oynanan, üç-dört sactim kalınlığında on-on iki santim uzunluğunda bıraz yuvarlakça bir aleti, ellerinde ucu kıvrık bir metrelik sopalarla kültelere sokma esasına dayalı geleneksel bir oyun; arkadaşla, hadi geliy külte oynilim…

Kuşlar gibi: (kuzey, türkü)

Kuşlar kuşlar gibi ötüşelim biz / Aman aman ötüşelim biz / Al yanaktan kırmızı dudaktan / Öpüşelim biz

Kuşlar gibi kuşlar gibi daldan dala uçuşalım biz  / Aman aman uçuşalım biz / Al yanaktan kırmızı dudaktan  / Öpüşelim biz

Kuşlar gibi kuşlar gibi çam dibinde buluşalım biz  / Aman aman buluşalım biz / Al yanaktan kırmızı dudaktan / Öpüşelim biz

(Kaynarca yöresinden Özkul Arslanalp tarafından derlenmiştir.)

Kuskus: (genel, isim) hamurun çok küçük, yarım santim kadar büyüklükte yuvarlaklar yapılmasıyla hazırlanan bir yemek türü; ayrıca kuskusa benzeyen bir gübre türü; Sahurda kuskus bişimi anam, allah raz osun. Çok lezzetliydi. Golay golay acıkmiz…

Küçük arfe: (genel, zaman) Arifeden bir önceki gün; Küçük arfe günü ev temizli yaparız, büyük arfede de bayram alışverişi yaparız.

Küçük gına: Kına gecesinden bir önceki akşam, Cuma akşamı; kızın yakın arkadaşları ve akrabalarının katılımıyla gerçekleşen evde yapılan ge sonund akına yakma töreni ile biten kız kıza eğlence akşamı; Küçük gınası va Nisa’nın, gidicaz di mi Ayşenur?

Kühnümek: (genel, fiil) Muşmula, armut gibi meyvelerin yumuşaması hâli; Töngelle kühnümüş Gülseren, hadi geti de yilim guzum.

Küllü su: (genel) Çamaşır yıkamada kullanılan, külden edinilme su, kükürtlü su; Çamaşıra indik bu sabah. Küllü suyunan bi yumuşatırız çözmeleri. Teril temiz olu yıkadık mı, mi,s gibi temizlik koka.

Küte: (genel, yemek) Köfte kelimesinin söyleniş biçimi; Amet gıya amış, küte yapim d eyisinne çocukla.

Lâf çakıştımak: (genel, fiil) Hanfebla o gün aşama gada laf çakıştıdı durdu.

Lâfa omuz vermek: (güney, deyim) Muhabbete katılmayarak hep dinlemede kalmak; Sen de konuşsana kardeşim, hep lâfa omuz veriyorsun.

Lâfları bitmemek: (genel, fiil) Kafa denklik, iyi anlaşıyor olmak, birbirin in muhabbetinden hoşlanıyor olmak; Bi yere geldilemidi Gadir’inen Fari’nin hiç lafları bitmez.

Lakap: (genel, sıfat) Bir kişiye bazı özellik ve vasıfları nedeniyle takılan isim; (Sakarya Manavlarında yaygın olarak kulanılan bazı lakap örnekleri verelim:)

Aç ismet, ağustos, altın, amerikalı, arap, asabi,

Benka vedat, bıyıklı kezban, bici ısmayıl, boşnak memet,

Canavar fahriye,

Çakal murat, çakıl emnesi, çakıldak, çakır mustafa, çavuş mıstava, çevirgen, çöp, çıtak mustafa, çorbacı cevdet,

 Deli memet, dikbasan memet, dıngız memet, düzenbaz raif

Elagöz ibrahim, ellibinlik,

Garabacak şevket, garagabak halil, gavur ali, gayık gelin, gırkık gaşlı adil, gulaksız saim,

Goca gırtlak mıstava, göbez, gökgöz, gübüllü hamit,

Hampır dize, hanım, horoz memet, hatiba.

Karadonnu, keçi engin, kefli ramise, kesik fahrettin, keşa, keşkapan tacettin, kıllı reşat, kırkırın şerife, killi şükürü, koreli mustafa, kosti Ismayıl, kör hafız, kuru fari, küpenli ısmayıl, kürt mustafa,

Lillom, löngür memet,

Mançe süleyman, melek memet

Onbaşı ısmayıl ,osuruklu remzi, otobüs necdet, oturak fasille

Palak atiye, palpal memet, paşa fikret, perişan zera, pettele, pinti ısmayıl, püspüs mıstava,

Sokur mummer, sunka yusuf,

Şitan(şeytan) arif,

Tafe mustafa, tangu naile, tatag.t necdet, topal şevket, töngel vayde, tülü saniye,

Varyimez,

Yalıbaş memet, yanbasan memet,  yanıkg.t İbram, yorgansız cevdet, yüzbinnik,

Langırdamak: (genel, fiil) Yüksek sesle lüzumsuz konuşmak; Yete be, langordadın durdun sabahtan beri.

Langırdak: (genel, sıfat) Lüzumsuz konuşan, gürültü eden kişi; Langırdak Azmi.

Limon gönüllü: (genel, sıfat ) Her gördüğüne gönül veren; Bizim Atnen iliman gönüllüdür, herkese inanı, herkesi biyeni.

Lokma: (genel, yemek) Sıvıltılmış taşmış hamurun avuç içine alığ sıktırarak kaşığa alıp kızgın yağda kızartılarak elde edilen bir yiyecek. Tuzlusu da tatlısı da yapılır.

Lokum:  (genel, yemek) Ekmek hamurunun içine ceviz koyularak beş santim genişlik on-on iki santim yksekliği halde ekmek tenekelerine dizilerek pişirilmesiyle elde edilen, daha çok Ramazan ve Kurban Bayramlarında pişirilen geleneksel bir ekmek türü; Gurban eti de lokumun yirsen datlı olu, dil mi ama…

Lokum davıtmak: (genel, fiil) Düğün, kına veya sünnet cemiyete davetiye olarak köy veya mahallede hane hane helvacıda üretilen lokumun dağıtılması işlemi; Mıstava lokum davıttı hane hane, ağası Memet evleniyomuş da haftiye.

Lopor: (genel, isim) Rapor kelimesinin söylenişi; Tokdora gidiyoz, çocice lopor çıkarttırsın demii de okulun müdürü.

Loy: (kuzey, ünlem) Lan, ülen anlamında yöresel bir ünlem, nida; Hadi loy gidelim.

Löbet:  (genel, isim) Nöbet kelimesinin söyleniş biçimi; Eskerde üç beş löbetindim, kapı çaldı.

Löngür: (genel, sıfat) İri yarı kişi; Löngür Asim.

Lös lös  : (genel, sffat) İri yarı kişinin yürüyüşü; Löngür Asim, lös lös geçti yanımızdan.

Mahna: (genel) Sebep, neden; Ecel gelince, öle böle, hepsi mahna (ölmüş birisinin ölüm sebebi hakkında.)

Mahna vemek: (genel, fiil) Birinde kusur bulmak, birinde kusur aramak;  Neriman Ablam çok mahma veridi herkese, ırahmetli.

Mahrama: (genel, eşya) Havlu; Ganat yanna mahrama goduyuz mu gız, ellerini yikiyen nerde gurulicek.

Makanakları kürümek: (genel, fiil) Bir işi yaparken çok zorlanmak, güç bela o işi yapmış olmak; Bitirdik emme bi de bana sor; zolluk (zorluk) makanakları kürüdü.

Malim: (genel, isim) Öğretmen; Muallim kelimesinin manavca söylenişi; Sefittin (Seyfettin) Malim’d eokudu bizim çocukla.

Malay/Malak:  (genel, yemek) Malak dendiği de olur. Çoğunlukla mısır unundan, bazen de buğday unundan yapılan, dartılı ve sütlüsü de olan bir yemek türü; Annem Sütlü malay bişise de yisek doya doya.

Mamele: (genel, isim) Muamele, resmi nikâh; Iramisinen Mizeferin mamelesi bitti, atık sıra düğüne gledi.

Mancallı bide: (genel, yemek) İçine mancar da denilen ıspanak koyularak yapılan pideye verilen isim; Mancallı bide bişi d ebi yilim be Resmiyabla.

Mancar: (genel, bitki)   Yenilen otların genel adı; Ispanak Mancarı, Gazicak Mancarı, Efelik Mancarı, Galdirek mancarı, Ebegümeci Mancarı vs.; Mancat mantar ne bulusak bişiridik eskiden, şindiki gibi her şey bol mudu ya bizim çociklimizde.

Mancar gözlü: (geneş, sıfat) Yeşil gözlü kişi; Büyükgaynarca’da bizim Haççe mancar gözlüdür.

Mancar mayalı: (genel, sıfat) Yaradılıştan dayanıksız olan, güçsüz kişi, narin, sık sık hasta olan kişi; Şevkatagam birazcık mancar mayalıdır.

Mani: (genel) Sakarya Manav halkının acı sevinç aşk üzüntülerini (fdört artı üç) 7 hece ölçüsünde dört kıtalık formlada basit ve yalın söyleyişlerdir. Örnekler verelim:

Taraklı Manilerinden örnekler:

Buğdayı biçiyorum / Yâre yol açıyorum / İstet beni bubamdan / Vermezse gaçıyorum.

Taksi geliyor taksi / Üstünde sarı saksı / Düğünüme gelecek / On minibüs yüz taksi.

Yaş nane kuru nane / Seni severim anne / İlk yârimden ayırdın / Bundan ayırma anne.

Armudun dibi kuyu / Uyu sevdiğim uyu / İnşallah ben veririm / Babana abdest suyu.

Demiryolun üstüne / Sıra sıra aynalar / Gelini kıskanıyor / Şimdiki kaynanalar.

Keklik bana ot getir / Yârimden mektup getir / Eğer yârim gelmezse / Yakasından tut getir.

 

Geyve’den mani örnekleri:

Alandüzün yolları / Tahtadan tahtaya mı / Yâr bizim buluşmamız / Haftadan haftaya mı.

Mektup yazarsan yârım / Koy kibrit kutusuna / Bizim ordan geçerken / At evin arkasına.

Bugün hava yaz yârim / Mintanı beyaz yârim / Bisikletin üstünde / Bana mektup yaz yârim.

Avlu dibinde keser / Bizim köye yel eser / Bizim köyün kızları / hem esmerdir hem güzel.

Alifuatpaşa manilerinden örnekler:

Çam çama eklenir mi / Çam dibi beklenir mi / Bir oğlanın yüzünden / Üç sene beklenir mi?

Entarisi filizi / Kim bilir kalbimizi / Esti bir hafif rüzgâr / Ayırdı ikimizi.

Entarisi mor meli / Verem etitn sen beni / Nasıl verem olmayım / Eller sarıyor seni.

Çeşme yaptırdım çeşme / Etrafı parmak parmak / Alifuattan kız almak / Cennetten gül koparmak.

Entarisi al basma / Alıp duvara asma / Sen benimsin ben senin / ellere kulak asma.

Karanfilim budama / Sefa geldin odama / Beni ister dilersen / Dünür gönder bubama. 

(Emekli öğretmen Ahmet İşsever tarafından Geyve, Taraklı, Alifuatpaşa ve Pamukova’dan derlenmiştir.)

Mani mani: (genel) Sık sık; Mani mani sen neden anama …. diyon bakim?

Mantı: (genel, yemek)   Hamurun açılıp dört köşe kesilmesi ve pişirilmesiyle elde edilen, saırımsaklı yoğurt eklenerek yenen hamur yemeği; Mis gibice mantı osa da yisek.

Mayne Omak: (genel) Evlilikten birkaç hafta önce evlenecek çiftlerin sağlık muayenesinden geçmesi işlemi, aynı zamanda evrak kontrolü yapılması hâli; Iramis Üretmeninen Mizefer (Muzaffer) Ablam mayne oldula bu Cuma, iki hafta sora da evlenecekle nasipse.

Mazin: (güney, isim) Müezizn kelimesinin güney kesimlerindeki teleffuzu; Bizim Mazin ali…

Mazin emme kim: (güney, deyim) Müezzin kelimesi Sakarya’nın kuzeyinde mezin, güneyinde ise mazin olarak teleffuz edilir. Güneye ait bir deyimdir bu. Birisi bir toplulukta ısrarla birine yardım etmek ister. Karşıdaki kabul etmez, yine ısrar eder, yine kabul etmez, yine ısrar eder yardım etmeye. Azarlanır, ‘yeter artık sus’ denince yarım için ısrar eden de ‘tamam’ anlamında ağzına fermuar çekmiş hareketi yapar, konuşmamı beklemeyin artık manasında şöyle der; Mazin emmi kim?

Mektap: (genel, isim)   Okul; mektep kelimesinin Manavca söyleniş biçimi; Üç sene mektaba gititm ben. U zaman iğitmen (eğitmen) okutdudu bizi.

Mektip: (genel, isim) Mektup kelimesinin söylenişi; Mektip yazdıdı Motorcu Şerif Ana bana, ulanı İslam da Fati de askerde ya.

Memişane: (genel, isim) Helâ, tuvalet, kanat yanı.

Mengelez: (genel, eşya) Islanıp yuğu ile ezilen keten barmaklarının iyice ezilmesi ve liflerinin ortaya çıkartılması için, ağaçtan yapılma ezici ve kırıcı bir alet; Arif, çocim keten barmakalrını tekmil mengelezden geçir d eyarın, bi ta uğraşmilim.

Mertmen: (genel, isim) Merdiven kelimesinin Manav ağzında söylenişi; ‘Mertmenin alt başı dövüş üst başı seviş’ (Karı koca arasında girilmez manasına bir Manav atasözü)

Met: (genel, oyun) Çelik-çomak oyunun Manavca isimlendirilmesi, aynı zamanda çomak aracılığıyla fırlatılan iki santim kalınlığı on santim uzunluğunda dört köşeli bir ucu ksetilmiş ahşap aletin ismi; 15-20 cm boyunda, 2 cm genişliği 3 cm kalınlığında özel yapılmış, iki başı da üçgen kesilmiş “met” adı verilen bir aletle oynanır. Her çocuğun yaklaşık bir metre boyunda dipdip sopasından biraz daha kalınca sert bir (kızılcık, yabani kızılcık (kaysiydiren), garagürgen, yemişen gibi) ağaçtan yapılmış bir sopası bulunur. Düz toprak zeminden her çocuk sırayla metin başına sopayla vurarak 1-1,5 metre havaya kaldırır, sopasını var gücüyle mete vurarak en uzağa götürmeye çalışır. Herkes metin düştüğü noktadan başlangıç noktasına kadar adımlayarak sayar, en geride kalan  o kadar adım “gabak yemiş” sayılır. Örneğin “Köseğlunun Mıstava 15 gabak yedi” denir. Oyuna aynı şekilde devam edilir. Her turda en geride kalan gabak yemiş sayılır. Bu oyun genellikle yarım ile bir saat arasında sürer. En çok gabak yiyen oyunu kaybeder. Adını “met” adı verilen ve her iki başı da ters üçgen kesilen aletten aldığı sanılmaktadır. (Emekli öğretmen Ramis Memiş tarafından Kaynarca’dan derlenmiştir.)

Meyfat etmek: (genel, fiil) Vefat etmek; Garadere’de Kazımaga meyfat etmiş, duyduğuz mu?

Mezin: (kuzey, meslek) Müezzin kelimesinin Manavca söylenişi; Rahmi Dayıy Hocakü’nde Yeni Camiinin mezinnini yapdı otuz yıl, öle emekli oldu.

Mıcıri çıkmak: (genel, fiil) canlı bir şeyin, bitki veya ahyvan, büyük bir gücün altında ezilmesi hâli; Köpiy üzerinden kamyon geçince mıcıri çıktı hayvanın, çok üzüldük.

Mıgır: (güney, sıfat) Cimri; amcamın torunu bizim çok mıgır çıktı maalesef.

Mıklatmak: (genel, fiil) Bir şeyi ocakta azıcık kaynatmak; Cokciriği azıcık mıkladısın.

Mılık: (genel, sıfat) Yumuşak, yumuşamış olma hâli; Gulak memesi gibi iyice mılkıdı Trabzon furmaları.

Mılkımak: (genel, fiil)  Bazı meyve veya sebzelerin yumuşaması hâli; İyice ılkımış bu be…

Mısmıl: (genel, sıfat) Eli yüzü düzgün, temiz yüzlü, güvenilir kişi; Hamzıladı İsmi Hoca, mısmıl kişidir.

Mısmılcana: (genel, sıfat) İyicene

Mıstava: (genel, isim) Mustafa kelimesinin manavca söylenişi; Kösolu Mıstavagamdan duydum, Yunan Okçular’ı yakti zaman, Gavurca Davı’an saklnmış herkes, küü ateşe verip gitmiş gavırla, Goca mıktar Mezallık yandan bavırıyomuş, ‘konşula gelin, gavulla gitti, evlerimiz yanıyo, gelin’ dini, sen ben de diyomoşku, ‘Gavur goca mugtar2ı dövüyor, u da acısından bavırıyo.’

Milk: (Genel) Mülk kelimesinin Manavcası, mirasla kalan arazi; Aydınnarın Şerfabla da milkini amış gardanşından, sen ben öle gonuşyo.

Mintan: (genel, eşya) Gömlek, elle dokunan kumaşlardan elle dikilen gömleğe verilen isim; bi mintannık çözme kestim bugün, yarın bizimkine dikecam.

Misir: (genel, bitki) Mısır kelimesinin manavca söyleniş biçimi; Misilleri çiçekleri ektik Hadırellez gemeden.

Misir açmaları: (genel, zaman) Zaman olarak eylül sonları; Misir açmalarında evlendidi Farttinegam.

Miyanesiz: (güney, sıfat) Sözünü lafını bilmeyen kişi; Git şurdan, miyanesiz miyanesiz gonuşma.

Mozak: (genel, isim) Meşe tohumu.

Modak: (genel, isim) Erkeğin iki sperm deposundan her birine verilen isim.

Moluk: (genel, isim) Geleneksel bir oyun adı; Arkadaşla, hadi geliy moluk oynilim.

Motor: (genel, isim) Traktöre Manavların verdiği isim; Gavede en çok ne mi gonuşuluyo; söyliyeyim, senin motor kaç beygir, yok benim motor seninkinden guvvatlı…

Mozamorta: (güney, sıfat) Gelişigüzel, özensiz.

Mümkinni olmak: (genel, fiil) Şikayetçi olmak; Sankı evlatlarından mümkinni va. Bizim mümkünnimiz yok şükür.

Müşeş gemek: (genel, fiil) İşlerin rast gelmesi hâli; İşlerimiz bi müşeş gittiğin, çok şükür.

Naçallık: (genel) Çaresizlik; Naçallıkta napacay, gabıl edip imza attık.

Naış: (genel, isim) Nakış; ‘Naış örnine göre işleni’ (Manav atasözü)

Naışlı: (genel, isim) Nakışlı br kilim türü; Bu gış çocim için naışlı kiim dokuyoz.

Namahrem: (genel) Mahrem, yasak olan, günah olan; Namahrem unna seniy, saçlarıyı kapatsağa evladım.

Namazla: (genel, eşya)  Seccade; Namazlayı ser de aşam namazımı gılverim.

Napık: (genel)  Herhalde, muhtemelen, acaba, ne yapık; Sölenik mi napık o sözü, galiba sölenik.

Nardı’nın sığırı gibi yemek: (güney, deyim) aşırı ve durmadan yemek yiyen obur/obez insanlar için söylenen bir söz; Yeter artık, Nardı’nın sığırı gibi yiyip durma.

Nasibesiz: (güney/kuzey) Lafını bilmeyen, münasebetsiz konuşan; Ne nasibesiz kertenkelesin sen ya.

Naştaba: (genel, eşya) Maşrapa kelimesinin söylenişi; Hadi bakılaldan bi naştaba su geti de içelim gızım.

Naştıraba: (genel, eşya) Maşrapa kelimesinin bir diğer söylenişi.

Ne atın kaçtığında ne semerin düştüğünde: (güney, deyim) Vurdum duymaz, dünya yansa bir kalbur samanı yanmayan, .evresiyle ilgisiz insanlar için söylenir; Arkadaşım sen nasıl adamsın ya, ne atın kaçtığında ne heyben düşütüğünde umur ediyorsun…

Ne eğere geliyorsun ne semere; (güney, deyim) İnat, aksi, uyumsuz, hep kendi bildiğine giden kişiler için söylenir, bir siztem hatta azarlama sözüdür; Kardeşim, nasıl adamsın sen ya, ne eğere geliyorsun ne de semere…

Nesisin?: (genel) Nasılsın kelimesinin Manavca telaffuzu; Nesisisn bakim?

Nışan:  (genel) Evlilik geleneği olarak nişan töreni; Haftiye nışanımız va.

Nışannamak: (genel, fiil) Birinin oğluna kız nişanlaması; Faregam, oğlu Amet’e Devrek’ten gız nışannamış.

Nine: (güney/kuzey, isim) Babaanneye ve anneanneye verilen sıfat.

Niniş: (genel, isim) Çok yaşlı, zor yürüyen, değneksiz asasız bastonsuz yürüyemeyeni seksen yaşlarındaki kadın, nine; Aydınnarın Niniş azmı çektidiydi Haççablama.

Nodul: (genel, eşya ) Üvendirenin ucundaki iz, fodul; Fendirenin ucuna nodul çakıyoduk da Eminegamınan.

Noturası bozuk olmak: (genel, fiil) Morali  psikolojisi bozuk olmak; Bizim Tacettin’in moturası bozuk bu günnede.

Nörmel: (genel sıfat) Anormal, normal olmayan; unnarın ortanca çoci duğuştan bıraz kafadan normal de.

Nörmelcene: (genel, sıfat) Anormalcana; Asuman bıraz nörmelcene mi Ayşenur?

Oflamur: (Genel, bitki) Ihlamur kelimesinin söylenişi; Baççadaki oflamuru topladık bugün, gışın gaynadı gaynadı içeriz.

Oha demek: (genel, fiil) Arabaya koşulu öküzleri durdurmak; mola vermek; Öküzlere oha dedim, durdurum arabi, indim. Üle yimini yidim pumanın başında.

Olmadı bacanak: (kuzey, türkü)

Tabakası gümüşten / Habarım yok bu işten / Bizi böyle yapanlar / Ablamınan eniştem

Olmadı bacanak tek tek bas / Bu gece de kaçamak yaramaz

Gökte yıldız sayılmaz / Çiğ yumurta soyulmaz / Onbeşinde kızların / Cilvesine doyulmaz

Olmadı bacanak tek tek bas / Bu gece de kaçamak yaramaz

Gökte yıldız bin altmış / Mevlam seni yaratmış / Anası çerden çöpten amma / Kızını da nurdan yaratmış

Olmadı bacanak tek tek bas / Bu gece de kaçamak yaramaz

(Kaynarca yöresinden Özkul Arslanalp tarafından derlenmiştir.)

Oluk diil: (genel, fiil) Bir şeyin olmamış olması, henüz ham hâli; İncille ta oluk diil.

Orak eriği: (genel, bitki) Orak mevsiminde yani Haziran sonları Temmuz başlarında yenen yeşil renkli bir erik türü; Açma’da orak biçeken Gadir orak eri getti, bi güzel yidik, içimiz serinendi.

Orhan Gazi Camileri: (genel, isim) Osmanlı Devletinin ikinci sultanı Orhan Gazi’nin bölgeyi fethi sonrasında başta Büyükesence ve Adapazarı merkezindekiler olmak üzere Karasu Kocaeli Seyifler Sıraköy Müezzinler Şeyhtimarı Hocaköy Kulaklı altı Küçükkaynarca gibi yerleşimlerin yakınlarında beş-on köyün erkeklerinin Cuma namazı kılmaları amacına ve iletişimlerine yönelik olarka yöredeki malzeme imkânlarından yani ahşağ keresteden ağaç çiviler kullanılarak inşa edilen cami sistemine verilen addır. 1970lere kadar varlığı bilinen Orhan Camilerden günümüze kadar gelebilen az sayıdaki eserden birisi de Erenler ilçesi Büyükesence köyü mezarlığı içerisinde bulunan Orhan Camii’dir.

Ot gazmalarında: (genel, zaman) Zaman olarak Mayıs sonları haziran başlarının Manavca söylenişi; Bizim Reyhan ot gazmalarında doğdidi.

Otumak: (genel, fiil) Kızın erkekten habersiz, erkeğin evine kaçması işlemi; Bizim Fatma Hatapliye otudu.

Oturuşmak: (genel, fiil) Bir kişinin belli yaşa gelip olgunlaşması hâli; İnsan kırkına gleince azık oturuşu şöle, dil mi emme.

Öledir ya: (genel) Öyle olmalı, sana inanıyorum manasında; Öledir ya.

Ölü tavuk pişirdiler: (kuzey, türkü)

Ölü tavuk pişirdiler / Masamıza getirdiler  / Eriklerin ebesine / Rakı şarap içirdiler

Amannnnn. Naciye Naciye Cilveli Naciye / Aman dali dali Goca Şükrü Deli Nuri / Caferiye Muhsine Hüsniye Lütfiye

(Kaynarca yöresi türküsü olup, Özkul Arslanalp tarafından derlenmiştir.)

Öptürmem: (güney, türkü)

Giderim garasuya / Elmayı soya soya / Verin benim yârimi / Seveyim doya doya.

Öptürmem öptürmem al yanaktan öptürmem / Öperse yârim öpsün başkasına öptürmem.(Nakarat)

Garpuz kestim yiyen yok / Hâlin nedir diyen yok / Öyle bir yâr sevdim ki / Gözün aydın diyen yok.

Öptürmem öptürmem al yanaktan öptürmem / Öperse yârim öpsün başkasına öptürmem.(Nakarat)

Dağ başından geçilsin / Rakı şarap içilsin / Güzzeller sevdiğini / Hemen alsın çekilsin.

Öptürmem öptürmem al yanaktan öptürmem / Öperse yârim öpsün başkasına öptürmem.(Nakarat)

(Geyve yöresi türküsü emekli öğretmen Ahmet İşsever tarafından derlenmiştir.)

Öreke: (genel, isim) Yün eğirmeye yarayan ucunda baççık takılan bir alet; bi öreke, bi baççık, bi şeplek; bunna omazsa nasıl yün iğirecaz biz?

Örnek: (genel, eşya) Kopya, benzeri, tıpkısı; elle örülen kazak, dantel, oya gibi eşyaların modeli; Hepiyiz bi örnek giyinmişiniz gız.

Örnek çıkarmak: (genel, fiil) Elişi, oya, kilim gibi işlerde kopya çıkarma işlemi; Suzan’dan aldım, dantel örni çıkadım.

Örsge:  (genel, doğa olayı) Rüzgâr kelimesinin Manavca söylenişi; Örsgenin arkazı yamırdır (yağmurdur) derdi gayatam. Haggatten de örsge kesilince hep yamır yava.

Örü: (genel, isim) Otlak, mera; Hayvannarı öriye götüdüm, doyurup gettim.

Öte-beri: (genel) Pazardan alınan ev ihtiyaçları; Eve öte beri aldım bu Cuma.      

Özek: (genel, isim) Öküz arabasının ön dingille arka dingili ve üsütndeki halatı birbirine bağlayan ve dengeli iş görmesini sağlayan alet. Öküz arabasının olmazsa olmazı. Ortalama dört metre boyunda, yirmi yirmi beş santim kalınlığında düz bir ağaçtan yapılır. Ön dingile çivi ile tutturulur. Arka dingil serbesttir. Halat kısmı ise orta çiviye bağlanır.

Özek çivisi: (genel, isim) Öküz arabasında ön dingille özeği birbirine bağlayan kalınca demirden çivi.

Özek takırtısı: (genel, sıfat) Öküz arabası hareket hâlindeyken zeminin düz olmaması durumunda arka dingille özeğin uyumsuzluğundan çıkan ses.

Özek takırtısı yapmak: (genel, fiil) Lüzümsuzca çok konuşan kişilere verilen isim, uyarı; Özek takırtısı yapma ulen, sus bıraz.

Özeklik: (genel, isim) beş altı metre boyunda yirmi, yirmi beş santim kalınlığında dümdüz ağaçlara verilen isim.

Özeklik gibi dikilmek: (genel, fiil) Birkaç erkeğin odada sofada veya ev önünde oturacak yer olduğu hâlde ayakta durmaları hâli; Çocukla, özeklik gibi dikilşmey, oturun hadi.

Özelti:  (genel, isim) Tarla kenarlarında yağmur veya kaynak sularının aktığı derecik, minik su yolu; Çok yamır yavdı bu gış. Emme özelti vadı Allah’tan tallamızda, sula urda aktı gitti. Yosam buydeyle tekkmil su altında çürip gidecadı.

Ötürgeç: (güney, sıfat) Seyrek dokunan kumaş; ishal olma durumu.

Özlü: (genel, sıfat) Nazlı, titiz kişi.

Özlü bide: (genel, sıfat) Nazlı, nazenin, alıngan, titiz kişi; Bizim Fahri çok özlü bidedir.

Pahıl: (genel, sıfat) İnatçı, ters mizaçlı, uyumsuz; Pahıl İsa.

Pala: (genel, eşya) İnce kesilmiş eskimiş kumaş parçası; Pala kilimi.

Pala bezi: (genel, eşya) Eski elbiselerden yapılan bez; Pala bezinnen siliverin şu tezgâhı.

Pala kilimi: (genel eşya) Pala bezlerinden dokunmuş pala kilimi; Pala kilimini serin şu ganat yanna çocim.

Palaçor: (genel, sıfat) Dağınık; Palaçor Mıstava.

Palak: (genel, sıfat) Eskimiş, köhnemiş, eski püskü, ufak tefek, yamuk yumuk; Bizim çocukla aşam oldumu Memet’in palak kotiresine sürtele, cıgara dumanından göz gözü gömez, ne oturula kimili urda.

Palak Çan: (kuzey, sıfat) yerli yersiz, sürekli konuşan kişi; Palak çan bu Nihat. Ne ötüyo bu böyle?

Palize: (genel, yemek) Su, şeker ve nişastadan yapılan bir tür tatlı; Palize bişirin, çoktandır yimedik.

Pampillemek: (genel, fiil) İhtiyarlamak, çok yıpranmak, çökmek; Neclablamın gocası iyice pampillemiş be.

Parımarı değil olmak: (güney, fiil) Bildiğin, düşündüğün gibi değil o iş anlamındadır; Parımarı güzel diil.

Patates: (genel, bitki) Adapazarı patatesi, bir zamanlar lezzetiyle Anaodlu ve İstanbul’da en çok aranan ve en çok satın alınan patates türüydü. Zira Akova (Adapazarı Ovası) hem kalite hem lezzet hem d emiktar olarak en çok Patates üretmeye elverişli araizlerden meydana geliyordu. Değişen sosyo ekonomik şartlar, fiyatların düşük olması, ovada çok daha verimli ve kârlı ürünlerin yetiştirilmesi gibi nednelerle 2018 yılı itibarıyla bugün ise yerini Nevşehir Patatesi ve bolu Patatesi’ne yerini devretmiş bulunmaktadır.

Patates Oturtması: (genel, yemek) Patateslerin rendelenip üzerine yumurtaya kırılıp pişirilmesiyle elde edilen bir yemek türü; Sakarya genelinde Manavların yaşadığı her yerde yapılmakla beraber en yaygın olduğu yer ise Adapazarı merkezi ve Dernekkırı ova köyleridir; Arife gız, bi patatis oturtması yapalımda bi güzel yilim, çok canım çekti.

Patıldamak: (genel, fiil) Sürekli söylenmek; Babaannem gün boyu bize patıl patıl patıldadı o gün, çok gızdıydı da.

Pavkırmak: (güney, fiil) Öfkeyle uluorta insan içinde bağırmak; Ne va da insna içinde pavkırıyon.

Payırdamak: (genel, fiil) Hafif hafif söylenmek, hafiften sitem etmek; O gün payırdadı durdu ablamız.

Payırdak: (genel, sıfat) Sürekli söylenen kişi; Payırdak Atiye.

Pazar ertesi: (genel) Pazartesi gününün söylenişi; Pazar ertesi gelişin, emanetini alırsın benden.

Pekenmemek: (güney, fiil) İyice kapanmamak; Evin duvarını sıva yapaken iyice pekenmemiş.

Pel pel bakmak: (genel, fiil) Şaşkın şaşkın, bön bön bakmak; Kafan çalışmazsa, böle pel pel bakasın etrafa.

Pelit: (genel, isim) Palamutun tohumu; Pelitin yanında düştümdü ben çocukken.

Pemkirmek: (genel, fiil) Ağzından salyalar fışkırırcasına kızıp birine bağırmak, kızıp söylenmek, öfkeli bir hâlde bağırmak; Pemkirdi Ali olayı öğrenince, çok gızdı haklı olaraktan.

Pençire: (genel, isim) Pencere kelimesinin söyleniş biçimi; Pençireleri bi siliverin be, iki gün sonra bayram.

Perçem: (genel, isim) erkeklerin başından alnına düşen saçlara verilen isim; Perçemlerini yana dara be çocim, gözlerini kapatıyo.

Perili: (genel, sıfat) Sinirli, asabi tip; Bizim Arif perilidir, hemen gıza, perile geli hemen.

Perile gelmek: (genel, fiil) Çabuk sinirlenmek; Öle diyince bana hemen perile geldi, ağzına geleni söylemeye başladı.

Pesendetmek: (genel, fiil) Hayranlıkla karışık şaşkınlık; Osmannarın Amet’in ablasının ulanı avukat çıkmış, pesendettim de bi galdım, helal osun valla.

Peşkir: (genel, eşya) Eski bezden veya dadı bezinden yapılma önlük; dadı bezinden yapılma havlu;

Pettele: (genel, sıfat) Düzgün yürüyemeyen, yampir yumpur yürüyen; Pettele Sema.

Pezi: (genel, isim) Pazı (hamur); İki bezilik gözleme yaptım, azıcık, iki kişiyiz ya.

Pırtık: (genel, isim) Lastik tekerleklerdeki iz; Motorun (traktörün) lestiklerinin prtıkları iyice yindi. Yenden amak ilazım.

Pısmak: (genel, fiil) Sinmek; umudunu yitirmek, umutsuzluğa kapılmak, durumu kabullenmek; Ali pısmış, napsın çocuk, on kere istemiş, tamam demiş vememiş.

Pışpışlamak: (genel, fiil) sırtını sıvazlamak, teşvik etmek, azıcık da bir şeyi yapmaya kışkırtmak; ali de Memet’i çok pışpışladı ha.

Pıtpıt: (kuzey, yemek) Patlatılan mısır tanelerine verilen isim; Gülseren hadi pıtpıt mısır patlat, misefir geliyor.

Pıtpıt: (güney, yemek)  Un tuz ve sudan elde edilen boza kıvamında bir yemek türü.

Piske: (genel) Elle tutulan küçük parça; tuz, un, şeker vs.; Yimye bi piske d etuz atmi unutma gız.

Pirinçli gabak: (genel, isim) Bal kabağının tencereye dört beş santim aprçalar hâlinde döşenirken araya pirinçlerin koyulması ile yapılan bir kabak tatlısı türü; Bizim Fari çociklinden beri Prinçli gabak datlısını çok seve.

Puma: (genel, isim) Pınar kelimesinin söyleniş biçimi; Akçıla Pumarına çamaşıra inecez.

Pürtül: (genel) Parça; bi pürtül şekeri çok gödüyünüz bağa.

Püsküt: (genel, isim) Bisküvi kelimesinin söylenişi; İki püskütün arasında ırhat lokumunu koyacaksın, al sana kıstıma, mis gibi.

Püsküt davıtmak: (genel, fiil) Düğün, kına veya sünnet cemiyetine davetiye olarak köyde veya mahallede hane hane dağıtılan şey; Zehra püsküt davıttı başam, Cuma abalsı Fatma’nın her egınası vamış.

Püspüs: (genel, sıfat) Ağır hareket eden, yavaş düşünen, kararsız kişi; Püspüs Mıstava.

Pontul: (genel, isim) Pantolon kelimesinin söyleniş biçimi; Dadı bezinden Pontul diktim bugün bizim torun Ergün’e.

Pörtlek: (genel, sıfat) İri ve çıkık gözlü kişi; Pörtlek gözlü Halil.

Pösteke: (genel, eşya) Koyun postunun kurutulmasıyla elde edilen, deri kısmının altta yünlü kısmın üstte olması kaydıyla yere serilen, üzerine oturulan veya namaz kılınan eşya; Bizim Rafet’in pöstekesi hapiste serili, her an gidebili.(Her an suç işleyebilir manasında.)

Puğ: (genel, eşya) Bezden yapılma bir tür bohça; Ekmi, çorba tençiresini bi puğa sarıp bağladım, Fari’den ülende Yanıkdağ’a bizimkilere orak tallasına göndedim.

Rahmet: (genel, doğa olayı) Yağmur; Bu yaz çok gurak geçio, misille çiçekle her şey rahmet bekliyo. Allah’cim en kısa zamanda yavdırı da her bişeycikle cannanı bıraz.

Sabahın garanninde: (genel, vakit) Sabahın alacakaranlığında manasındandır; Gem yapma sabahın garanninde çıkadık evden, napacan çocim, sapla sertleşmeden bağlanıdı gemle.

Sacıycak/Saçayak: (güney7kuzey, isim) Saçın altında üç ayaklı demir aygıt.

Sahan: (genel, eşya) Tabak, çoğunlukla bakırdan yemek tabağı; Sahannarı yıkip ırafa dizve, hadi gelinim.

Sahan toplama: (genel, fiil) Bir evlilik geleneği; servis tabağı ihtiyacına bağlı olarak, Cuma günü öğleden sonra başlayan düğünde, çalgıcılarla beraber oyun/düğün havaları çala çala köy/mahalle hane hane dolaşılır, herkes bakır sahanlarını beşer onar verir, düğün evinin ihtiyacı giderilirdi. Düğün bitiminde Pazartesi veya Salı günleri herkes gider düğün evinden sahanlarını (yemek tabaklarını) geri alırdı; bu işleme sahan toplama işlemi denirdi; Bak düğün çalgıları geldile, çalmaya da başladılar, demek sahan toplamiye çıkıyola, biz de bakır sahannnarı hazillilim veriz guzum.

Sakal goyvamak: (genel, fiil) Genel olarak sakalı sevmeyen Manav kültüründe sakal, ancak altmışından sonra Hacca gidilip gelince bıraklan bir gelenektir. Sakal uzatmaya da ‘filan sakal goyvamış, gödüy mü?” diye tepki verilir. Sakal rastgele uzatılacak veya kesilecek br şey değildir. Dua ile veya kurban kesip eşe dosta yedirilerek törenle bırakılan bir şeydir. Sakalı uzayan birine hemen ‘duasını yaptıdı mı? Sakalın dualı mı?” diye sorulur; Yılaflı’da Sakallı Fari, yolculuk yapa yapa baya i esnaf oldu be.

Sakat: (genel) Kabuk bağlamış yara; Sakatıy savıştı mı a çocicam?

Sakavı: (genel) Nezle, öksürüklü nezle grip; Nazmiye Halam bi sakavı omuş bu sır, ton ton üsürüyo zavallı. Geçe emme üç beş güne.

Saklambaç: (genel, oyun türü) Çok yaygın bir oyun türü; Kız ve erkek çocuklarınca karışık olarak akşam saatlerinde 8-10 kişiyle oynanır. Bir kişi kurayla ebe olur. Ebenin gözlerini yumarak elliye bazen de yüze kadar birer birer saydığı bir yer vardır. O sırada diğer oyuncular bir köşeye saklanır. Ebe bunları görüp tanımaya ve ebelemeye çalışır. Eeb diyelim ki bir oyuncuyu gördü, “Ramis seni görüm, söbe” der ve bu arada da başlangıç noktasına koşup elini değdirir ve ebelikten çıkar, yeni ebe belirlenmiş olur. Herkes saklandığı yerden ortalığa çıkar ve oyun yeniden başlar. Gördüğü kişi ondan önce elini değdirirse ebelik devam eder. Ebe diğer saklananları aramaya devam eder. Hiç birini bulup da söbeleyemezse, onun ebeliği devam eder. Söbelenen oyuncu yeni ebe olur. Yaklaşık yarım saat kırk dakika kadar sürer. Adını “saklanmaktan” aldığı bilinmektedir. (Emekli öğretmen Ramis Memiş tarafından Kaynarca’dan derlenmiştir.)

Salıngaç: (genel, eşye)   Salıncak; asıl adı salıncak olup, yöre halkı tarafından “salıngaç” olarak isimlendirilir. Köy meydanındaki irice bir dut ağacına zincir bağlanır. Altına kuvvetli bir tahta zincirlere monte edilir. Yüzleri birbirlerine dönük iki grup genç, binerek sallanırlar. Bir tür ilkel bir gondoldur. Neredeyse ters dönecek kadar yükselinilir, bazen ters döndüğü bile olurdu. (Emekli öğretmen Ramis Memiş tarafından Kaynarca’dan derlenmiştir.)

Samannık: (genel) Samanlık; buğday arpa yulafın sapları kın harmanda biriktirilerek, sonbahar kış ve ilk baharda hayvanlar yedirmek üzere koyulduğu, harmanın hemen bitişiğinde yaklaşık iki metre-iki buçuk mete yüksekliğinde üstü ve yanları kapalı bina; harmanı dövdük, samannarı da samanniye yığkdık, gurudala atık, her gün çitinen getiri getiri hayvannara yidiriz gışın.

Samsak: (genel, bitki) Sarımsak; Harman arkasında suvan samsak ektşk tekmil.

Sankı: (genel) Sanki kelimesinin söyleniş biçimi; Her şei o biliyomuş sankı, gonuşuyo d agonuşuyo.

Sapalaş: (güney, sıfat) yanlış konuşan kişi; Sapalaş sapalaş gonuşma.

Sarı çökelez: (gneel, sıfat)Sapsarı saçlı kişiye verilen isim, bir tür sıfat, lakap.

Sasık: (genel, sıfat) tadı kaçmak yemek veya soluk benizli kadın; U ne öle, Resmiye Ablamın gelini genç yaşta iyice sasımış Boşnak gızları gibi…

Savırmak: (genel, fiil) Hesabını bilmeden harcama yapmak, bonkörce davranmak.

Savış(tı)mak: (genel, fiil) İyileş(tir)mek(hastalık), geçiştirmek, bir hastallığın geçmesi, hastanın düzelmiş olması hali; Trafik gazası geçirdiydiya Köelu Mustafa’gam, hastanade de yattı, zamanan savıştı yara bereleri, i atık, gezebilio.

Sayvan: (genel) bir buçuk metre yükseliğinde, üstü kapalı kenarları genellikle açık, koyun keçi ahırı; Sayvana bi bak gel hele, kuzuları çiğnemesinne.

Selve: (genel, isim) Boyundurukta öküzlerin başlarını çıkarmasına engel olmak için kırk, kırk beş santim uzunluğunda bir parmak kalınlığında demir çubuk.

Semet: (kuzey, isim) Hamurdan yapılma uzunca bir tür ekmek, hıdrelelz ekmeği; Çociklimizde semet ekmi yapaladı hadırelelz şenliklerinde.

Sensin selensin demek: (genel, fiil) Sözlü tartışmak; Sensin selensin derken dövüş etmişle…

Serik: (genel, sıfat) Serilmiş halde olan, serili; İki yumrukta yere serik Mıstavi.

Sesetme: (genel, fiil) Sus, konuşma manasna bir söz; Of benim çocim Emre, sesetme, başım ses istemiyo hiç.

Sevte: (genel) İlk, önce; sevte o söledi, ben de cuvabını vedim.

Sevteki : (genel) Sefteki, önceki, ilk olan; sevteki u gada dildi, sora sora godu bana, gittim hâllettim ben de.

Sıkı: (genel, sıfat) Cimri, nekes, pinti; Oooo, unna çok sıkıdır. Yedi nuhus bi yumurti bişirip yille.

Sıpıtmak: (genel, fiil) Eline geçeni sağa sola rastgele fırlatmak; Ali elindekileri sıpıtdı.     

Sıraköy: (kuzey, isim) Eskiden Kaynarca’ya daha sonr asöğütlü ilçesine bağlanan, Adapazarı’nı Yunan işgalinden kurtaran beş önemli kahraman çetesinden biri Halit molla Çetesi’nin kurucusu ve reisi, Kurutluş Savaşı kahramanlarımızdan Halit Akın’ın doğup büyüdüğü ve medfun olduğu köy.

Sıraman (tüymek): (genel, oyun) Köyün veya mahallenin delikanlılarının, bayram sabahları veya sevinçli günlerde, birilerinin eğilip diğererinin üzerinden atlama esasına dayalı olarak oynadığı bir oyun; dini bayramlarda köyün 17 yaşından 35 yaşına kadar olan 20-30 delikanlısı tarafından oynanan seyirlik bir oyundur. İddia değil görsellik ön plandadır. Sırayla herkes bükülür, sırası gelen “hayda bre” diyerek zıplar, iki elini bükülen delikanlının sırtına koyarak “eşeğin üstüne atlar”casına öbür tarafa atlar ve bir – iki metre sonra o bükülür, sırası gelen atlar. Böylece bütün köyün yolları en az bir kez gezilerek tamamlanır ve böylece bayram coşkusu bütün köye yaygınlaştırılmış olur. Köyün kadınları oynayan delikanlıları seyrederler. Ortalama yarım saatlik oyunun sonunda, köy meydanında sofralar gelir, hem istirahat edilir, hem de birlikte yemek yenir. Bayram yağmurlu olursa da çamur-çökek denmez oynanır, yemek köy odasında yenir.  (Emekli öğretmen Ramis Memiş tarafından Kaynarca’dan derlenmiştir.)

Sırtaşa: (genel) Sırtüstü; Memet çimene sırtaşa yatmış, yorgunnuktan uyuyagamış, ıslak çimenne çekmiş tabii, ciğellerini üşütmüş, üşürüp duruyo şinci.

Sıvık: (genel, sıfat) Cıvık, sulu.

Sıvışta gel: (kuzey, oyun) Eş tutma esasına dayalı, eş tutamayan bir fazla kişinin ebe olup yönetici tarafından hafifçe cezalandırıldığı, aba topu da denen, ‘altus sıvış da gel’ diye bağırılarak oynanan geleneksel bir oyun türü; Altussssssss sıvış da gelllllllllll diye bavırınca Remzega, herkes koştu sağa sola, bi eş duttu, Ergün galdı ortada tek başına, Remzega da elindeki urgannın yirmisin yimezmisin, Ergün’ün sırtına başına bıraz çarpıştıdı.

Sıyırgı: (güney, eşya) Harmanda çiçek mısır toplamaya yarayan tahtadan alet.

Sibek: (genel, adet) Geleneksek beşiklerdee çocukların işemesine yarayan ahşaptan uzunca alet; Aman u mu, büyümedi bi tüllü, anasının vurdi sibinen duruyo ta u be.

Silkelemek: (genel, fiil) Birini masrafa sokmak, birine para harcatmak; İyi bir silkeledi adamı Anşa, iyi masarıfa sokmuş o gün şehirde.

Sinecen: (güney, sıfat) Sinmişlik hâli; Hayribaşların gelini iyice sinecen oldu, zavallı.

Sini: (genel, eşya) Ahşap veya bakırsan sofra; Siniyi gurun hadi, ganımız acıktı iyice.

Sinsana beygiri gibi: (genel) Çok koşan kişi için yapılan bir benzetme; Sinsana beygiri gibisin maşallah, hiç durmak bilmiyosun.

Sinsana koşusu (genel, düğün geleneği) Gelin alındığında, oğlan evine haber vermek için genç erkekler arasında yapılan yaya veya atlı/süvarili yarışa verilen isim; sadece düğünlerde, cumartesi günleri yani gelin almasından bir gün önce olur. Erkek tarafı düğün günü sabah erkenden kız tarafına çeyiz getirmeye gider. Ortalama 15-20 delikanlı vardır. Bunların içerisinde atlı ve yayalar vardır. Kız evinde yemek yedikten ve çeyizi aldıktan sonra, 5-6 delikanlı ya yaya olarak, at varsa atlı olarak düğün evine “kim önce varacak” diyerek koşu yaparlar. Amaç. Düğün evine bir an önce varıp “çevre” veya “tavuk” ödülünü almaktır.  (Emekli öğretmen Ramis Memiş tarafından Kaynarca’dan derlenmiştir.)

Sirken mancarı: (genel, bitki) Bir mancar türü.

Sokma akıllı: (genel, sıfat) Başkasının yol göstermesiyle yaşamaya, ayakta durmaya çalışan kişi. Gelgeç akıllı da denir. Kendisi akıl edmeyene, sağdan soldan verilen akılalrla iş yapmaya çalışan, cahil ve düşüncesiz kişi, daha çok bir tenkit veya olumsuzluk sıfatıdır; Bırak o sokma akıllıyı be, hayır gemez undan.

Somurtmak: (genel, fiil) suratsız oturmak, suratını asmış olma hâli; Haççe Deyze bıraz somurttuktur.

Sormuk: (genel) İçine üzüm veya şekerli ekmek koyulan, bebeklerin beslenmesini sağlayan, bezden bir tür emzik; ‘Çocin ağzına sormuk, k.çına da bi yumruk vurusun, atasın alt gıya uyusun.’

Söylenikim: (genel, fiil) Söylemiştim, söyledimdi manasındadır; Ben zamanında söylenikim, dineyen kim. Başını taşlara vuruyo şimdi emme ne çare.

Söz: (genel, gelenek) Gelenek olarak söz kesme töreni; Amedinen Dileğin sözünü kestik dün akşam. Allah tamamına eriştisin.

Söz temsili: (genel) Mesela, örneğin manasındadır. Olmaz mümkün değil, sonunda bu iş iyiye gitmez dedim, söz temsili şunlar, başarabildile mi? Başaramaıladılar. Bizimkile de başaramaz dedim emme pek dinemedile beni. Hadi hayıllısı bakalım.

Suğukluk: (genel, içecek) Komposto; Makarnanın yanına suğukluk da getiriy sofriye çocukla.

Suvan: (genel, bitki) Soğanın söyleniş biçimi; anay suvan bubay samsak, kendini ne sanıyon sen, di mi ama..

Sümdük: (güney, sıfat) Her şeye dalıp yemek isteyen kişi; Her yere dalma, sümdüklük yapma.

Süstümek: (genel, fiil) Birini oraya buraya gönderip çile çektirmek, birinin burnunu sürtmek; Sağa sola çok süstümüş o.

Sünge: (güney, isim) Kızgın fırırnın içindeki kömürleri toplamaya temizlemeye yarayan ucuna ıslak bez bağlanmış sırrk.

Sürmeli Balık Oyunu: (kuzey, kadın oyunu) Sakarya kadın oyunlarından birisi sürmeli balık oyunudur. Kadınlar yere oturarak yuvarlak bir halka halinde dizilirler, içlerinden biri ebe olur. Dizlerini büküp otururlar, ebe elinde bir havlu ve benzer bir cisimle ayakta durur. Oturanlar ellerini de dizlerinin altına saklayıp, ellerine aldıkları bir cismi ebe görmeden birbirlerine vermeye çalışırlar, ebe elinde bir havlu ile o cismin kimde olduğunu bulmaya çalışır, eğer kimde olduğunu görürse havlu ile o kimseye vurarak cezalandırır ve o kişi ebe olur. Bu oyunda iddia ve bahis yoktur. Kadınlar da bazen aralarında erkeklerin oynadığı yüzük oyununu oynayarak yenilen tarafa gözleme yaptırıp, yumurta pişirtip yenir. (Emekli öğretmen Ramis Memiş tarafından Kaynarca’dan derlenmiştir.)

Sütliyen mantarı: (genel, bitki) Sakarya Manav Mutfağı’nda güneydeki Kanlıca mantarı gibi Kuzeyde en değerli mantar türü; Sütliyen mantarını unnip gızatıcay, yime d eyanına yat, o biçim lezzetli olu, et napsın yanında.

Sütlü çorba: (genel, yemek) Un ve sütten yapılan Sakarya Manav Mutfağı’ndaki on beş çorbadan en sevilenlerimden birinin adı; Mis gibi sütlü çorba, yime doyamazsın. Öle de özlenikim ki.

Sütlü gabak: (genel, yemek) dokuz ayrı çeşit kabak talısı yapılan Sakarya Manav Mutfağında, süt, şeker ve karakabaktan yapılan bir tatlı türü; Gız hadi garabak geti, bi sütlü bakak bişillim aşama.

Sütlü patates: (merkez ve kuzey, yemek) Patates süt ve yağdan imal edilen bir yemek türü.

Sütlü umaç: (genel,yemek) Un süt ve tuzdan meydana gelen bir tür çorba; Saniye, başam sütlü umaç bişisen diyom, çok canım çökti de.

Sütlü üzüm: (Dernekkırı, yemek) Sütün kaynatıp ılık hâle gelene dek bekletilmesi, ardından içine sütün kyulup karıştırılması ve bir gece bekletilerek uyutulmasıyla elde edilen ve Dernekkırı köylerinde çok sık yapılan ve beğenilen bir tatlı türü; Şöyle bi sütlü üzüm yapıy da yilim, özledim be çocukla.

Sütlü malay: (kuzey, yemek) Hafif şekerli süt ve mısır unundan yapılan bir tür yemek; Malayı severim emme en çok sütlü malyı severim ben.

Süzülük: (genel, sıfat)   Süzülmüş, beti benzi solmuş, besermiş kişi; Arfablam iyice süzülük atık, bet beniz gitmiş.

Şarata bakmak: (Genel, fiil) Fırsat kollamak, fırsat beklemek; Amet zatte şarata bakıyo, dünden razı.

Şarpa: (genel, eşya) Eşarp kelimesinin farklı söylenişi; Motorcu İbramın gelini Şevke şarpi örtmüş başına, o biçim gidiodu Çal’a gaşı…

Şaşgınnık: (genel, isim) Problem, sorun, engel; Allah’dan bi şaşgınnık omazsa geliriz guzum.

Şavkı: (genel, isim) Şevki isminin Manavca söylenişi; Dımbazla’da Şavgı Abi’yi çok seveim, has insandır.

Şeker gübre: (genel, isim) Amanyum nitrat gübresinin Manavca söylenişi; Bugün ekinnere şeker gübre attık.

Şemertmek: (genel, fiil) Yeniden canlandırmak (bitkiler için); Tavık gübresini atince sebzeleri şemertti; yükselmek (insanlar için); Mıstavi çok şemerttile, o fa gitti başalrına çorap ördü işte böyle.

Şeplek: (genel, eşya) Öreke ile yün eğirirken parmaklar sık sık kuruduğunda ıslatmak için kullanılan bir tür erik zamkı.

Şeyh İzzettin İsmal: (genel, isim)  ‘700 hicri tarihli (miladi 1305) 1 numaralı Orhan bey beratı ‘biti hükmi oldur, biti getüren Şeyh İzzettin İsmail ve atası İbrahim Şeyh yirin Çalıca’da vakf eyledüm, vakf ola kimesne mâni’ vü mu’arız olmasun, biti getürenler biti sözine itimad kılsun, biti hakikat bilsünler. Her kim vakıflıkdan dönderirse Tenri’nün la’neti ve firişteler la’neti ve peygamberler la’neti anun üzerine olsun ve sallallahü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ecmain’ ifadelerini içermektedir.’  Belge metin ve rivayetlerden de anlaşılacağı üzere, Şeyh İzzettin İsmail, Orhan Gazi’nin bölgeyi fethi ve sonrasında Osmanlı Ordusuna hizmetleri geçmiş, bölgenin sözü geçen maddi ve manevi ilimlerle mücehhez değerli bir evliyası, ermişdir. Keza Sultan Orhan’nın bölgeyi ona ve ailesine vakfetmesi de bu rivayeti güçlendirmektedir. Hendek Şeyhler köyünde her yıl ağustos ayının ilk pazarında yapılan Şeyh İzzettin İsmail Hacet Pilavı mevlütü ve duası da o günlerdne beri gelen yedi asırdır güzel bir geleneğimizdir.

Şeyh Muslihiddin: (genel, isim) Şeyhler/Kaynarca ilçesi Büyük Kaynarca köyünde doğup büyüyen, Fatih Sultan Mehmed döneminde İstanbul’da Fatih Medresesi’nde (döneminin üniversitesinde) eğitim gören, daha sonra Fatih’in sarayında oğlu Beyazd-ı Veli’ye (daha sonra II. Beyazıd adını alacak olan sultana) kıssahanlık yapan, II. Beyazıd döneminde bölgemize gelerek köyünde 1486 yılında Kayarca, bir kısım Kandıra köyleri, Sakarya nehrinin batısındaki Karasu köyleri, Ferizli ve Söğütlü ilçeleri arazilerini sultanın kendisine vakfetmesi üzerine, başta ahşap cami olmak üzere Büyükkaynarca köyünde bir külliye kuran, Kaynarca bölgesini ilmî ve manevî açıdan aydınlatan İslâm büyüğü.

Şeyh Muslihiddin Camii/Vakfı? Yrd.Doç.Dr.Tülin Çoruhlu’nu Şeyh Muslihiddin Camii adlı çalışmasından öğrendiğimize göre; Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi, 1767 numaralı defterde yer alan hicri 902 (miladi 1486) tarihli vakfiyede, yapının bulunduğu yerin Hacı Kıssahan namı ile şöhret bulan Muslihiddin Mustafa bin Cüneyd tarafından yapıldığı, vakfiyede bahsedilen yapılardan birinin de bugünkü Şeyh Muslihiddin Camii diye bilinen yapı olduğu anlaşılmaktadır. Vakfiyede iki mescid, bir zaviye, iki değirmen, ev ve dükkânların bulunduğundan söz edilmektedir. 2008 yılında Vakıflar Bölge müdürlüğünce restore edilip 2010 yılı Ramazanında tekrar ibadete açılan söz konusu camii, güney kuzey doprultusunda 13.24 cm X 17.04 cm boyutlarındadır.

Şeyhler Köyü: (genel, isim) Hendek ilçesine bağlı Çamdağı’nın güneyinde bu dağın batı yönünde Sakarya ırmağına doğru alçaldığı hafif yükseltilerin üzerinde kurulmuş eski bir köydür. Doğusunda Lütfiyeköşk, batısında Aşağı Çalıca ve Yukarı Çalıca, kuzeyinde Çamdağı ve Halaçköy, güneyinde Akova ile Kargalıhanbaba köyleri vardır. Çevresi ormanlıktır. Köyde bir yatır vardır. Köy adını bu yatırdan alır. Nüfusu (2007) 600 kişidir. Köyün ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayanır. Şeyhler köyü adını, köydeki türbede medfun olan Şeyh İsmail İzzettin Efendi’den almıştır. Orhan Gazi Akçakoca’ya doğru ilerlerken Şeyhler Köyü’nün biraz güneyinde mola verir. Konaklar Köyünden Şeyh İsmail Efendi askerlerin karnını doyurmayı üstlenmiştir. Karargâha gider, askerlerin önüne, bir kişilik yemek bırakır. Orhan Gazi buna kızar ama askerler doymuş yemek artmıştır bile ve aynı şekilde atları da doyurmuştur. Orhan Gazi Şeyhin bu kerameti karşısında elini öper, bir dileği olup olmadığını sorar. Şeyh mütevazı olup isteği olmadığını söyler. Bunun üzerine Orhan Gazi Osmanlı devleti var olduğu sürece ezan sesinin duyulduğu yere kadar o bölgede yaşayan halktan vergi alınmaması için ceylan derisine yazılı fermanı verir. İnanışa göre “Hacet Bayramı (türbe mevlüdü) “, her yıl o günün anısını yaşatmak için ağustosun ilk pazar günü düzenlenir. Bu bayramda yemekler ne denli az, konuklar ne denli çok olursa olsun, herkesin karnı doymaktadır.

Şeyhler Nahiyesi: (genel, isim) Uzun yıllar nahiye iken 1959 yılında Kaynarca adıyla ilçe yapılan idari bölgenin adı. Önceleri Üsküdar, sonrasında Hüdavendigâr, son iki asırda ise İzmit sancağı Kandıra kazasına bağlı nahiyenin adıdır. Adını Şeyh Muslihiddin’den aldığı şüphe götürmez bir gerçektir. Sultan II. Abdülhamit Han tarafından 1904 yılında yaptırılan nüfus sayımının kayıtlı olduğu Sicill-i Nüfus Defteri göre, 1904 senesinde Şeyhler nahiyesinde (Kaynarca ilçesinde) 22 divanda, 142 köyündeki 1.388 hanede 10.023 kişi yaşamaktadır. 2012 yılı itibarıyla bu sayı 24.000’dir.

Şeyhtimarı: (kuzey, isim) Bilindiği üzere Osmanlı’da toprak düzeni has, zeamet ve tımar sistemine dayanmaktadır. Bu uygulamaları Kaynarca ilçesinde de görmekteyiz. Nitekim ilçenin batı yönünde merkezi Konakköy olan, Mollaahmetler, Zadeler, Dedeler, Çelikler, Eyüpler yerleşimlerinin bulunduğu bölgenin adı Şeyhtımarı’dır.

Şıra: (genel, içecek) Daha karaca erik ve ak eriklerin kazanda kaynatılması ile elde edilen, pekmezden daha koyu kıvama kadar kaynatılarak elde edilen bir öz. Yaz kış makarna kuskus bulgur veya pirinç pilavı yanında eritilip şeker karıştırılarak komposta olarak içilir.

Şimşirmek: (güney, fiil) Kızıştırmak, şımartmak.

Şinik kafalı: (genel, ölçü birimi) Bir ölçü birimi (1/4 kile, yaklaşık 8 kilogram buğday), yarım tenekenin büyüklüğü; Şinik kafalı Kadir, anmadın gitti üretmeni

Şişmon: (genel, sıfat) Şişman kelimesinin söylenişi; Samegam emekli olincesi bi şişmannadıkın.

Şitan: (genel, isim, aslı Şeytan) Şeytan kelimesinin manavca söylenişi; Şitan Arif’in gavesinde Cuma günü görüşürüz.

Şu derenin çeşmesi: (kuzey, türkü)

Şu derenin çeşmesi / Şıldır şıldır akıyor / Koyverin askerleri / Kızlar yola bakıyor

Hadi de güzelim evde misin / Pencerelerde perde misin / Haydi de güzelim meşelikte / Yaktın bizi gençlikte

(Kaynarca yöresinden Özkul Arslanalp tarafından derlenmiştir.)

Şünkü: (genel) Çünkü kelimesinin söylenişi.

Ta Türkçesi: (genel) Kısacası, özeti manasıdadır; Ta Türkçeci şunu diyo Hüsniyablam, o öyle omaz, o işi unudun diyo.

Tafaf: (genel, sıfat) Tuhaf kelimesinin söyleyiş biçimi; Bi tafafıma gittikin, çok şaşırdım.

Takıl:   (kuzey, eşya) Eşya, giyim eşyası, pılı pırtı; aldık işe takıl biraz.

Takıl a(l)ma: (kuzey, fiil) Düğün öncesinde bir gün toplanıp kıza çeyiz eşyası alma fiili; Nisa’nın düğün takıllarını tekmil aldık bugün çok şükür. Hayıllısınnan bu da geçildi.

Takıldamak: (genel, fiil) Durmadan söylenmek; Bizim gocakarı takıldadı durdu bir hafta. Napıcan çekiyoz çaresiz.

Talavız : (genel, sıfat) Ortalığı karıştıran, velveleye veren, gürültü patırtılı kimse; Uzun Hüsinnerin Sülüman çok talavızdır, garıştırı hemen ortali, aman dikkatli olun.

Talazımak:: (genel, fiil) Ürkmek; Hepicamız biraz talazıdık yalanım yok. Emme sora geçti.

Tam: (genel) Ahırın diğer adı; Tamda üçü bızalı ikisi bızasız beş inimiz va şükür.

Tamı kürümek: (genel, fiil) Kürekle hayvanların altlarını temizlemek; Bi ağaçtan keş küri d eolu, b.k küri de.

Tanrı misefiri: (genel, sıfat) Kim olduğu bilinmeyen, yolcu iken kapınızı çalıp sizde veya köy odasınd akalan misafir; allah rızası için ağırlanan daha önceden tanınmadığınız misafir; Küün cami odasına Tanrının günü Tanrı misefiri gelidi, biz doyuruduk.

Tanrının günü: (genel, isim) Her gün, Allah’ın günü.

Tapansıra: (genel, isim) Büyükçe bakır tabak; Bi tapansıra kulak makarnası, mis gibi yidik.

Tarna: (genel, yemek) Tarhana kelimesinin söyleyiş biçimi; Fakirin sofrasının baş yimi tarnadır; oh mis gibi, ıscacık.

Tarna çorbası:  (genel, yemek) Tarhanadan pişirilen bir çorba adı, Manav sofrasının en ünlü ve en rağbet gören çorbası demek mümkündür; Tarna tarta buvazımı yırta gözleme gardeş koş beni gurta.

Tarıl turul: (genel) Kuru tarlayı sürerken çıkan sesler.

Tecimillet: (güney, fiil) milletle beraber bir eşyi yapmak; Makbulşe hadi gel tecimilleti gurduk, yukayı yapalım hadi.

Tefder  : (genel, nesne) Defter

zatte. kelimesinin söyleyiş biçimi; Aglım tefder dil ki çocim, unuduyom işte.

Tehnemek: (genel, fiil)  Gözlemek, gözlemlemek; hiç gonuşmaya lüzum yok gardaşım, herkes herkesi tehniyokun

Teken çevirmek: (güney, deyim) Durduuğu yerde duramayan, sürekli gezmeyi seven kişiler için söylenir; Teken çevirip durma, biraz otur da g.tün yer görsün be.

Telefon çekmek: (genel, fiil) Telefon etmek, telefonla aramak fiilinin Manavca söylenişi; Gız Reyhan, ablaya bi telefon çek, yarın aşam geliyolamış mı?

Temsil  : (genel) Örneğin, misal, örnek manasına; Temsil, sen ne düşünüyorsun o konuda; Söz temsili biz öyle düşünmüyoruz.

Tentene: (genel, nesne)  Dantel, Tantela; Tentene örüyom emme üremiyo ku, çok  yavaş gidiyo.

Tevekkeli: (genel, sıfat) Tevekküllü, inanıp teslim olmuş insan, saf temiz kişi; Okçu halam çok tevekkeli insandı. Her denilene inanıdı. Cennetlikti u. 

Tığteber: (genel, sıfat) Bir şeyi olmamak, yoksulluk; Ah ki ah, depremde enkazdan çıktıla unna, tığteber galdıla, ne yapsınna.

Tığ teber şah meder: (genel, deyim) Tığ teber şahı merdan deyiminin yerel ağızda aldığı şekil; Hayat böylr işte, ne oldum demican de olacam dican, yosam tığ teber şah meder galısın böle orta yerde.

Tığmak: (güney, fiil) Gizliden kaçmak, arazi olmak.

Tılık: (güney, sıfat)  Soluk benizli; Zinep ablamın gızı pek tılık benizli, hasta mıdır nedir.

Tırnana çıkmamak: (genel, fiil) Birine kıyasla çok daha kalitesiz değersiz yetersiz olmak; Arif Abi Raif Hoca’nın tırnana çıkamadı.

Tırıl mırıl: (genel, fiil) Tarlayı hafifçe, yüzünden sürmek; Alirfan sağosun Açmi tırıl mırıl sürvedi.

Tırıs tırıs tırıs: (genel fiil) Ayağını yere sürüyerek yürümek; Sadiyenam tırıs tırıs harmana gide gelidi, her gün hem de.

Tırkız(ş): (genel, nesne) Ahşaptan kapı tokmağı, açkı, açacak; Ayşenur, hadi gızım tırkızı galdır da kapi açıva.

Tillemek: (genel, fiil) Yünü havalandırma, tavuğu küçük küçük parçalara ayırma işlemi; Tavi bi güzel tillesin.

Tiltil mantarı: (genel, yemek) Küçük küçük on – on beş parçanın aynı kökte toplanmasıyla oluşmuş bir tür mantar; Başam tiltil mantarı yidik, bi hastı bi lezzetlidi gömeliydiniz.

Tire çorabı: (genel, nesne) Bir tür ince çorap türü; Tire çorabı aldım oğlana, goca deligannı atık. Uyduruktan çorap giydiremem ya.

Tirit: (genel, yemek) Daha çok Ramazan gecelerinde sahur yemeği olarak sofralara gelen, bayat ekmeğin dilim dilim kesilmesi aralarında üzümler koyulması şekerli buğulu suyla haşlanmasıyla üretilen bir Manav yemeği; Tirit yimi çok doyurucu olu, golay golay acıkmazsın.

Toka: (genel, yemek) Görünümü büyükçe toka/yüzüğü andırına bir mancar türü; Toka mancarını da bi severimkin…

Tokat: (genel, nesne) Sırık, avladaki sırıkların her biri; bugün avla duttuk, tokatları çakı çakvedik gazıklara..

Tokdor: (genel, meslek) Doktor kelimesinin söyleyiş biçimi; Halamın durumu i dil Salih, hemen tokdora götümeliyiz.

Tokdora çıkmak: (genel, fiil) Doktora muayene olmak; güğsüm sıkışıyodu, okdora çıktım, muayene, filim, tahlil, efor… anciyoya garar vedi tokdor.

Toklu: (güney, isim) Altı ayı geçmiş koyun.

Tokmaklamak: (genel, fiil) sözlü sataşma, yeri geldikçe lafı çakmak, inceden alay ve istihzada bulunmak; Sabaha gada cenaze başında büyük gızı ağlamadı, diğer çocukları tokmakladı durdu, ayıp yaptı bağa galısa.

Tombala: (genel, oyun) Kız ve erkek çocuklar tarafından karışık olarak 7-8 kişiyle oynanır. Düzgünce bir zemin-taş üzerine, 5 cm X 5 cm veya 6 cm X 6 cm ebadında tahta parçaları veya kiremit parçaları, seyrek de olsa düzgünce taş parçalarının üst üste koyulmasıyla oynanır. Bezden yapılmış topla veya plastik topla oynanır. Tunuç oyunundaki gibi, oyuncular taşların dizildiği ana noktadan 4-5 metre uzaklıkta yan yana dizilirler ve birer kulte yaparlar. Kulte sayısı oyuncu sayısından bir eksiktir. İlk ebe kurayla belirlenir. Ebe üst üste dizili 15 kadar taş-tahta parçasının bir metre yakınında durur. Diğerleri sırayla topu yığına atarak onları devirmeye çalışırlar. Devrildiği zaman ebe, dağılan taşları aynı şekilde toplayıp dizmeye ve kulte kapmaya, topu atan da gidip topu alıp kultesine dönmeye çalışır. Topu atan ebeden önce topla kultesine dönerse ebenin ebeliği devam eder, eğer ebe ondan önce taşları dizip kulteyi kaparsa, topu atan yeni ebe olur. Oyun bu şekilde bir, bir buçuk saat kadar oynanır. Kaybedene ceza yoktur. Taşların toplanması nedeniyle “tombala” adını aldığı söylenmektedir. (Emekli öğretmen Ramis Memiş tarafından Kaynarca’dan derlenmiştir.

Toplu gabak: (genel, yemek) Beyak (ak) kabağın soyulduktan sonra dört köşe kare biçimde (küp) kesilerek pişirilmiş bir tatlı türü; Sadiyenam bugün toplu gabak bişimiş, çok da lezzetli omuş ha.

Töngel (genel, bitki) Muşmulanın bir diğer adı; Bi küfe töngel topladık dağdan bugün.

Töngel turşusu: (genel, yemek) Muşmulayla töngelle kurulan turşu. Özellikle uzun kış gecelerinde kühnümüş hâli çok lezzetli olur; Gızım Fatma, hadi töngel turşusu çıka bakim misefillere…

Töngel: (genel, sıfat) Kısa boylu ve şişman kadınlara takılan lakap; Töngel Cevriye iyi insandır.

Töngemen: (genel, sıfat) Toy, bir şeyden habersiz, çaylak; Bırak şu töngemeni be, dünyadan haberi yok be unun.

Tövbeler tövbesi Erenler türbesi:  (merkez, deyim) Şaşkınlık ifade eden bir deyim. Daha çok Adapazarı merkezli Manavlar arasında kullanılır. Bir kadının çocukları ev ya yakınları beklebmedik olumsuz bir şey yaptıklarında şaşkınlığını biraz da üzüntüsünü belirtmek için söylediği sözdür; Tövbeler tövbesi erenler türbesi… Nasıl olabilir, nasıl yapabilir o bunu ya?

Tunuç: (kuzey, oyun) Konik kandil büyüklüğünde ağaçtan bir nesnenin, kırık santim uzunluğunda ağaç sopalarla vurularak oynanan geleneksel bir oyun türü;  Genellikle erkek çocuklar tarafından oynanır. Seyrek de olsa karışık da oynandığı olur. 8-10 kişi tarafından oynanır. Konik biçimde 10-15 cmlik ağaçtan “tunuç” adı verilen bir aletle oynanır. Herkesin elinde 25-30 cm uzunluğunda, yaklaşık 4-5 cm çapında yuvarlak bir “tunuç sopası” olur. “Tunuç taşı” adı verilen, 20-25 cm çapındaki düz bir taşın üzerinden oynanır. Herkesin tunuç taşından 4-5 metre mesafede ayak topuğunu koyacak çukurlukta bir kultesi vardır. Bu kulteler oval bir şekilde, yaklaşık 60-70 cm mesafede oluşturulmuştur. Tunuçun başındaki kişi ebedir. Ebenin eli boştur ve tunuç taşı hizasında 1-2 metre yanda durur. Kultelerin başındaki oyuncular sırayla elindeki sopayı tunuca atarak tunucu devirip ileriye götürmeye çalışır. Örneğin ilk oyuncu sopayı attı tunucu devirmedi, sopası ileriye gitti, oyuncu yerinde bekler. İkinci oyuncu atar, o da tunucu vuramaz-devirmezse o da yerinde durur. Üçüncü oyuncu tunucu vurdu diyelim, ebe tunucu alıp tunuç taşına dikmeye ve diğer üç oyuncudan birinin kultesini kapmaya çalışır. Üç oyuncu da ebeden önce sopalarını alıp kultelerine dönmeye çalışırlar. Kulte kapamayan yani boşta kalan ebe olur. Oyun yaklaşık bir, bir buçuk saat sürer. Çok yorucu bir oyundur. Bazen akşam karanlığında tunuç görünemeyinceye kadar oynanır. Adını “tunuç” adı verilen konik aletten aldığı sanılmaktadır. (Emekli öğretmen Ramis Memiş tarafından Kaynarca’dan derlenmiştir.)

Tüvmek: (genel, fiil) Zıplamak; Yarıştı yarıştı, dereden tüvdü gitti be. Çok yeftin çocuk Fari.

Tüylemek: (güney, fiil) Hoplamak, zıplamak; Amet derede garşıdan garşıya tüyledi.

Uçkur: (genel, isim) İç donuna veya şalvara geçirilen bel bağı, elli santim genişliğinde keten bezi üzerine genç kızların çeyizlerine işledikleri allı güllü motifli, kapılara asılan veya oyun sırasında genç kızların bellerine bağlayıp sarkıttıkları süs.

Uçuklu: (genel, sıfat) Yerinde duramayan, hemen evime gideceğim diye tutturan, yatıya misafirliğe kalmak istemeyen kişi; Bizim Resmik uçukludur, heme gidecam diye dutturu.

Ugıcık: (genel, edat) O kadarcık kelimesinin söyleniş biçimi; az miktarda; Ugıcık söze delirdi gızdı bağırıd çağırdı gitti.

Uğullu gademni omak: (genel, fiil) Uğurlu kademli olsun dileği.

Uğut: (güney, yemek) Buğdayın 45 gün süreyle karanlıkta çimlendirilip yirmi iki-yirmi üç saat kaynatılarak, içine şeker koyulmadan elde edilen çikolata rengi ve tadında bir doğal tatlı; Uğudu yapması zordur emme yimesi çok has olu. Şeker hastalarına da birebir iyi geliyor diyola.

Ulan: (genel, isim) Oğlan, erkek çocuğunun söyleyiş biçimi; Ismayıl tek ulan ya, azık çiçi büyütüldü.

Ulanbüyüden:  (genel, yemek) Oğlan büyüten çorbası. Manavlarda un ağırlıklı bir çorbaya verilen isim.

Ular osun: (genel) Uğurlar olsun cümlesinin Manavca söyleyiş biçimi; Amed’aga, Adi’ye gidiyomuşsun, hadi ular osun.

Un çalma çorbası: (genel, yemek) Un ağırlıklı bir çorbaya verilen isim.

Un çorbası: (genel, yemek) Undan yapılan bir çorbaya verilen isim.

Un helvası: (genel, yemek) Unun kavrulması ile yapılan bir helva türü; Un helvasını da bi severimkin.

Uzaaak: (genel, sıfat) Uzakça, uzakta.

Uzun ot otlamak: (genel, fiil) Evli olduğu hâlde gizli ilişkide bulunmak; Duydum da bi galdım gız; Gara Mıstava’nın Şemsettin uzun ot otlıyasimiş…

Uzun yola gitmek:  (genel, fiil) Hacca, umreye gitmek; 1950lere kadar hacca üç ayda gidip gelindiğinden mülhem bir fiildir; eee, bizim dünür Memed’inen Süreyya uzun yola hazillaniyola hayıllısınnan.

Ücreti gagasıca: (güney, fiil) Yaramazlık yapanlara söylenen bir tür beddua; Ücretin gaksın çocuk senin…

Üçtaş: (genel, oyun) İki çocuk tarafından üçer taşla oynanır. Düz bir zemin veya kağıt üzerine geniş bir üçgen çizilir. Üst köşeden tabanın ortasına bir dik inilir, köşeden karşı kenarın ortasına dik olarak bir çizgi çizilir. Tabana paralel iki çizgi daha çizilir; böylece 10 adet durak elde edilmiş olur. Oyuncular ellerindeki üçer taşı “bir sen bir ben” sırasıyla noktalara konarlar. Konma bitince sırayla “birer taş” oynanır. Oynarken oynarken bir kişi köşeye sıkışarak oynayamaz hale gelince oyun da biter, mağlup belli olur. Bazı yönleriyle satrancı hatırlatır. Usta oyuncular tarafından saatlerce de sürdürüldüğü görülür.  Genellikle üç el oynanır, iki seti alan galiptir. Bu oyunu büyüklerin de oynadığı görülür. Cezası olmamaktadır. Galip gelen “zeki” olarak itibar kazanır. Her oyuncunun üçer taşla oynamasından ötürü “üçtaş” adını aldığı bilinmektedir. (Emekli öğretmen Ramis Memiş tarafından Kaynarca’dan derlenmiştir.

Üğün:  (genel, isim) Öğün; Elden geşen üğün omamış, o da vaktinde bulunmamış

Üle: (genel, isim) Öğle; Üle izanı okundu ta gemedi Memet.

Ülenin garanninde: (genel, zaman) Öğlenin karanlığında, ışığın ne fazla olduğu zaman için adeta bir kinaye gibi söylenen bir sözdür; Ülenin garanninde göremedik be, nasıl göremedikse.

Üre: (genel, yemek) Süt darı ve şekerden yapılan yerel bir tatlı türü; Gız Malike yarın bayram, arfe gününde üremizi pişillim çocim.

Ürya: (genel) Rüya kelimesinin söyleyiş biçimi; Üryamda başam sennen uraştım gız, bi dere kenarın yörüyoz sennen,önümüze bi ayı çıkmasın mı. Bi gaçtık bi gaçtık, tam ayı bizi yakalicek, uyanmaışım.

Üretmen: (genel, meslek) Öğretmen kelimesinin söyleyiş biçimi; Üretmenaga a üretmenaga; Seyfittin Üretmen çok has insandır; biz Ekiram üretmende okuduk.

Üstgıy: (kuzey) Çandılı evlerde ocağın girişin karşısına gelen yanı,  protokolde ön taraf, evinin reisinin veya misafir gelmişse en hatırlı misafirin oturacağı önemli yer; Altgıya oturulmadan üstgıya oturulmaz, her şey zamanınan, sabretmeyi bileceksin.

Üstyankıla: (genel, isim) Size göre evleri daha üstte olanların tanımı, lakabı; Üstankıların Arfegam.

Vade: (genel) Ecel; Vade gelince ne gelir elden.

Vade ge(l)miş:  (genel, fiil)  Ölünün arkasından söylenen bir sözdür; Vadesi gelmiş Alega’nın, yapacak bişey yok.

Vadesi dolmak : (genel, fiil) Ölmek, rahmete kavuşmak.

Vakitli : (genel, sıfat) Mali durumları iyi aile; Halleri vakitleri iyi ailedir una.

Vakitlice: (genel) Mali durumları iyice; Vakitlice aile unna (onlar).

Vırış gırış: (genel) Karışık kuruşuk olma hâli; Ortalık vırış gırış, toz dumanı götürüyor, göz gözü görmüyor.

Vur dibine gitsin Kuyudi’ne: (merkez, deyim) Sat aansını gitsin, hayır gelmez o işten, boşver gitsin, dert etme, üzülmeye gdeğmez, unut gitisn manasına sık kullanılan bir Adapazarı deyimidir; Aman be gardaşlık, ne üzülüyon, vur dibine gitsin Kuyudibi’ne.

Yaban: (genel) El, dış, uzak

Yabana gitmek: (genel) Uzağa örneğin dağa uzağa İstanbul’a gitmek, misafirliğe veya iş hayatı için gurbete gitmek.

Yaban armudu: (genel, isim) Orman dağ taş kenarında kendiliğinden bitmiş dişli mayhoş bir tadı olan armut, diğer adı Gökçe armutu.

Yaban eriği: (genel, isim) Orman dağ taş kenarlarında kendiliğinden yetişmiş aşısız erik.

Yağır: (güney, sıfat) Çok kirli olan; Ayy, gömlinin yakası yağır gibi kir…

Yakışi gelmek: (genel, fiil) Lafın yeri gelmek, sözün münasip düşmesi hâli; Lafın yakışi gelince ben de söyledim.

Yalacan: (güney, isim) Derin olmayan, sıcak tabak, sahan.

Yalaza: (Güney, isim) Doaçlama tiyatro, şakayla karışık uyarma işlemi; uzun kış gecelerinde odalarda ocaktaki ateş karşısında muhabbet edilerek yapılan bir anlatım/muhabbet türü; TRT’de yayımlanan ve Taraklı yalazalarından mülhem bir dizi adı; İzzettin de i yalazacıdır emme geçennede Farinen Tacettin unu i yalaziye getimişle ha.

Yalbır yalbır: (genel) Bir şeyin yüzeyinin parıltılı olma hâli; Börin üstüne çok yağ guymuşin çocim, yalbır yalbır olmuş

Yalnayak: (genel) Yalınayak, ayakkabısız olma hâli.

Yançık: (genel, eşya) Hayvan gözetmeye gidenlerin gün boyu omuzlarına astıkları, içine yiyeceklerini koydukları, dokuma bezden dikilme çanta;

Yanlamak: (genel, fiil) Bir şeyin yana yatması hâli; Angarye gidiyoz, Bolu’dan Gızılcahamam’a yaklaşıken bi de baktım, gamyon yannamış, resmen yoldan çıkıp yan yatmış. Emme ölü file yok, öte beri saçılmış u kada.

Yanşak: (kuzey, fiil) boş boş, sorumsuz, can sıkıcı konuşan kişi.

Yapık diil: (genel, fiil) Yapılmamış, yapılmış değil; Evin mertmenneri yapık diil ta.

Yaptırık: (Genel, fiil) Bir şeyi yaptırmış olma hâli; Hasan çokk zollu ev yaptırık.

Yarım dünya: (genel, eşya) Evde dokunan kilimlerin bir türü; Altyankıla gızlarına yarım dünya kilimi dokuyola.

Yarım yangalak: (genel, sıfat) eksik gedik, tamam olmayan, uyduruktan anlamındadır; Yarım yangalak bişiler yapıp geldik. Pek has omadı emme.

Yasak savmak: (Genel, fiil) Bir şeyi istemeye istemeye, gönülsüz yapma, bir görevi isteksizce yerine getirmek hâli; Memet gızını nişannadı, davet verince yasak savma kabilinden gittik işte, istemeye istemeye.

Yasanmak: (güney, fiil) Bir şeyin yaslanması, yatması; Bu sene ekinne boyluydu emme yağmır yavınca hep yasandı.

Yastaç: (genel, eşya)  Üzerinde yufka açılan ahşaptan büyükçe sofra; Yastacı geti de üç pezi yufa açalım hadi.

Yavıklık: (genel, gelenek) Evlilik işlemleri sırasında erkek tarafı genellikle Perşembe veya Cuma günü kız tarafına hem  kızın hem gelinliğini götürür hem kız tarafı köyün/mahallenin delikanlı başına Kuzu parası verir. Dönerken de gelinin çeyizini getirirler; On beş yirmi kişi beygirlerinnen yavıklıya gittik.

Yavız: (genel, sıfat) İyi, güzel, has, yavuz; Memet Dayı’nın İbrahim çok yavız ulandır.

Yaynıtmak: (genel, fiil) Yerinden çıkartmak, yer değiştirtmek, akıl ve fikir vererek birinin düzenin değiştirtmek, işini bozmak; Olmadı, verilen ağılla Hasan’ı yerinden yaynıttıla.

Yaz ucu: (genel) Tabiatın yeşermesi, yaz işlerinin (ekim, çapa vs.) başlaması sebebiyle 6 Mayıs Hıdrellez’den itibaren olan zaman dilimine yaz ucu denir; Misir çiçi ektik, yakında otla çapala çıka, yaz ucu başladı annicayız.

Yazmak: (genel, fiil) Hamur açmak, oklava ile hamuru sofrada açma işlemi; Üç pezi hamır yazdım.

Yazzık/yazlık: (kuzey) Eski zaman evlerinde odaların her birine verilen isim; Gız koş bak, Yinge’yin yazlinden al gel hadi.

Yeldimek: (genel, fiil) Çaktırmadan eziyet etmek, kurnazca davranarak karşıdakinin iyi niyetini kötüye kullanmak; Cavit çok gurnazdır, gardaşı Memet’i hep yeldirip duru.

Yeldirme: (güney, isim) Pardesü.

Yemeni: (genel, eşya) Ayakkabı, daha çok lastik ayakkabı; Gece gandil yaka, gündüz yemeni eskidi.

Yeni dünya: (genel, eşya) Ortasında yeni bir model bulunan ve evde dokunan bir kilim türü; Resmiye Hala’m gızı Şüküran’a Yeni Dünya kilimi dokudu.

Yenşek: (güney, sıfat) Hafif.

Yepelemek: (genel, fiil) Bir kişiyi sürekli övmek, şımartmak, hak etmediği kadar yükseltmek; Memet’i çok yepeledin de ne oldu, şapka düştü kel göründü. Kimsi hak etmediği gada yepelemican gardaşım.

Yeşilli: (genel, eşya) Evde dokunan ve ortasındaki gülleri yeşil olan kilim türü; Bu gış Fari’ye yeşilli kilim dokuduk.

Yeşillim: (kuzey, türkü)

Entarisi al basma / Alıp divara asma / Sen benimsin ben senin / Her lafa kulak asma

Yeşillim yeşillim yeşillim amman / Yeşil yaprak altında üşürüm amman

Entarisi mor meni / Verem ettin sen beni / Nasıl verem olmayım / Eller seviyor seni

Yeşillim yeşillim yeşillim amman / Yeşil yaprak altında üşürüm amman

Entarisi basmadan / Yar geliyor asmadan / Esir ettin sen beni / Yularımız tasmadan

Yeşillim yeşillim yeşillim amman b/ Yeşil yaprak altında üşürüm amman

 (Kaynarca yöresi türküsü olup, Özkul Arslanalp tarafından derlenmiştir.)

Yevtin-yeftin:  (genel, sıfat) Hafif, (erkekler için), hareketli; Bizim Fari çok yeftindi, atlamaların üzerinden atlip atlip geçedi.

Yeykinmek: (güney, fiil) Bir şeyi almak için hamle yapmak.

Yığın/ Yıvın/Yuvun:    (genel) Yığın, harmanda demetlerden oluşan yığınak; Demet çektik, harmanın gaşına iki yuvun yuvduk.

Yıkık dimen: (genel, sıfat) Misafirlikte üç günden fazla kalan, fırsatçı, birinin üzerine yıkılmaya çalışan kimseye takılan lakap; Büyükbabamın esker arkadaşı Müttin Hoca amma da yıkık dimendi be, bi geldi yirmi gün gitmedi.

Yıkılık: (genel) Yıkılmış manasındadır, bir şeyin yıkılmış olma hâli; Eski evleri tekmil yıkılık atık.

Yılar: (genel, isim) yular; hayvanları kontrol etmek, çekmek, bağlamak için kullanılan deriden/kayıştan alet.

Yılar/Yular parası: (genel, örf) Erkek tarafının gelin alma sırasında kızın erkek kardeşi veya erkek yeğenine hediye olarak verdiği paraya verilen isim, eskiden gelinler at ile götürüldüğü için muhtemelen gelinin ata bindiği sırada, hareket etmeden önce gelin atının yularını tutan erkek kardeşine para verilmesinden mülhem bu isim verilmiş olmalıdır; Fari oğlu Amet’in gelin almasında gızın yeğenine iki yüz elli lira yılar parası vemiş dedile.

Yılbır yılbır: (genel, sıfat) Parıl parıl, parlak elbise; Reyhan, gardaşının düğününde yılbır yılbır bir elbise giydidi, hiç unutmam.

Yılkı: (kuzey, sıfat) Sorumsuzca davranan çocuk.

Yif diye gelmek: (güney, fiil) Bir şeyin çabucak bitmesi, tükenmesi, satılmsı hâli; Pazara elma göttük, yif diye geldi.

Yigi: (kuzey, yemek) Çocuklara alınan abur cubur yiyecekler, küçük bay hayvan yiyeceği; Yiği gettiy mi here Mıstafiye bakim?

Yiyilgen: (kuzey, sıfat) Şımarık; emme yiyilgen sizin çociğiz be.

Yokdan çıkamak: (Genel, fiil) Yoktan var etmek, planlanmayan, spontane gelişen bir şeyi yapmak işlemi; yoktan çıkadık.

Yolcu:  (genel, meslek) Çerçi, eskiden atla veya at arabasıyla köy köy dolaşan seyyar satıcı; Hadi yolcu geldi gidiyo.

Yolluk: (genel, eşya) Odalardan ziyade evin girişi /hol gibi yerlere serilmek için düzende dokunan çizgili basit desenli bir tür kilim; Annem düzende bu sıralar yolluk dokuyo.

Yorgansız: (genel, sıfat) İpsiz sapsız, yattığı gezdiği yer belli olmayan, bir dediği bir dediğine tutmayan, istikrarsız kişilere verilen bir tür lakap; Efrattin biraz yorgansızdı emme u yaşlarında.

Yörilek: (genel, fiil) Yürüyerek kelimesinin söyleyiş biçimi; U zamanna araba nerde, Hocakü’ne her Cuma hep yörilek gide gelidik.

Yörme: (güney, isim) Evin salonuna verilen isim, sofa, çardak.

Yuka: (genel) Yufkanın söyleyiş biçimi.

Yuka böri: (genel, yemek) Kuru yufkaları hafif ıslatıp yağlı tepsiye dizer, peynir patates ıspanak veya kıymayı arasında koyup kat kat koyup pişirilen böreğe verilen ad; Anşa’blamın yuka börü çok datlı olu.

Yuka datlısı: (genel, yemek) Kuru yufkanın arasına irmiği ve cevizini kavurup kat kat aralarına seperek kızartılan, kaynatılan şekeri yufkanın üzerine dökerek yapılan bir yufka tatlısı; Yuka datlısı da bis has oluk u, osa da yisek.

Yukakıla: (genel, isim) Size göre evi ykarıda olan aileye verilen isim, lakap; Yukakıların Raif Amcam…

Yumşurulmak: (güney, fiil) Bir şeyin ezilmiş hâli; Pazardan alimyon ıbrık aldım, hemen yumşuruldu.

Yünleri gırkmak: (genel, fiil) Koyunların yünlerini gırklıkla kesmek işlemi; nurtinegam kırklinen koyunlarını tekmil gırktı.

Yüklük: (genel, eşya) Eski evlerde ahşaptan yapılma, üst üste kilim, yorgan, yastıkların koyulduğu bir tür ilkel gardırop; Bi evin gadınının izanlı olup omadi yüklinden belli olu.

Yürük adamı gibi: (genel, sıfat) Kaba saba, düzensiz ve uyumsuz giyinen erkeklere halk arasında söylenen bir tür sıfat; Gızılcalı adamları yürük adamı gibi giyinile, hiç has omaz elbiseleri.

Yüzük: (genel, adet) Eskiden el örmesi yün çorapları ile karşılıklı dörderli beşerli iki grup halinde çoraplardan birinin altına ustaca fark ettirmeden yüzüğün saklanması, diğer grubun ise bunu bulma çalışmaları esasına dayalı bir tür geleneksel oyun. Daha çok uzun kış gecelerinde köy odasında veya bir komşu evinde 10-15 kişilik bir grup halinde çoğunlukla erkek erkeğe, bazen de bayan bayana oynanır. Grup erkekleri ayaklarından her iki yün çorabını da çıkarıp, içe doğru çekilerek dürerler; yerdeki kilime dizilir. Yuvarlak bir halka oluşturulur. Oyuncular beşer beşer, altışar altışar veya yedişer yedişer iki gruba ayrılır. Yüzüğü saklayacak taraf kura ile belirlenir. Saklama işi karşılıklı yapılacaktır. Boncuk veya parmaktan çıkarılan bir yüzük, kurayı kazanan grubun en iyi saklayıcısı tarafından çoraplardan birinin altına saklanır. Bu arada saklayıcı elini, tüm çorapların altına gezdirir. Karşı grup da hangi çorabın altına koymuş olacağını öğrenmeye çabalar. Saklama işlemi bitince karşı grup arsında sesli olarak değerlendirme yapar, işkillenilen çoraplar açıklanır. Karşı grubun belirlediği bir sözcü-açıcı, çorapları açar ama işkillendiği çorabı en sona bırakır. Amaç son açtığında yüzüğü bulup, sıfır ceza (kabak) veya en az gabak yemektir. İlk grup, karşısındaki grup yüzüğü en sonda bulana kadar saklamaya ve karşı gruba gabak (ceza) yedirmeye devam eder. Karşı grup son çorapta yüzüğü bulduğu anda, yüzüğü saklama sırası kendilerine geçer. Bu kez onlar yukarıdaki işlemi tekrarlarlar. Karşı tarafa ceza-gabak yedirmeye çalışırlar. Sonuçta hangi grubun yediği gabağı çoksa o grup oyunu kaybetmiş olur. Bu oyun üç, beş hatta yedi saat süren çok iddialı bir oyun olup, kaybeden grup genellikle gözleme ve kış helvası alır, yenenlere ikram eder; kendileri de yerler. Bu ceza genellikle bir sonraki (genellikle bir hafta sonraki) oyun başlangıcında tahakkuk eder. Bu oyun köy odalarında sadece erkekli, evde oynanıyorsa erkekli-kadınlı da oynandığı da olurdu. (Emekli öğretmen Ramis Memiş tarafından Kaynarca’dan derlenmiştir.)

Zangır zungur: (genel, sıfat) Bir şeyin şiddetli bir şekilde titremesi hâli.

Zatte: (genel) Zaten; Zatte o biraz kısmık çocuktur.

Zayıflıktan gavsalası çıkmak: (genel, fiil) Çok zayıf olma hâli, yüz, kol, kaburga kemiklerinin zayıflıktan belirgin olma hâli; U ne öle be, Tepekü’nde Halil Dayı’nın zayıftan gavsalası çıkmış.

Zebellah: (genel) İri yarı insan; Bi baktım Uzun Sayit, zebellah gibi dikildi başıma.

Zekkelembaç: (kuzey, oyun) Geleneksel bir çocuk oyunu; Meraya (örüye) hayvanları götürürken veya akşama meradan hayvanları getirirken 5-6 çocuk tarafından yolda oynanır. Ellerindeki bir metre uzunluğundaki sopalarla oynanır. Amaç sopayı takla attırarak sektire sektire en ileriye götürtmektir. Cezası yoktur. Bir yandan hayvanlarla beraber yolda ilerlenir, bir taraftan da oynanır. Ebesi, kazananı, kaybedeni yoktur. En ileriye atan takdir kazanır.  Adını sopaları sektirmekten aldığı sanılmaktadır. (Emekli öğretmen Ramis Memiş tarafından Kaynarca’dan derlenmiştir.)

Zemferi: (genel) Zemheri; Gış ortasından Zemferi’ye kırk beş gün olu derdi annem.

Zemheri külhanbeyi: (güney, deyim) Kış günlerinde yaz gibi ince giyinen kişilere verilen isim; Zemheri külhanbeyi gibisin, sağlam giyinsene sen, hasta olacaksın.

Zenzele: (genel) Zelzele; 1967 zenzelesinde on beş gün eve giremedik harmannada yattı millet.

Zından gibi: (genel) Simsiyah, karanlık, çok esmerlere söylenir; Cemiyet saybisi bi hafız getti, u da ne, adamın rengi zından gibi gapgara.

Zıngırdamak: (genel, fiil) Lüzumlu lüzumsuz konuşana uyarı olarak söylenir; Zıngırdamay bakim.

Zır başaçık: (genel) Kadınların başlarını tamamen açmaları hâli; Gız ne u öle, bizim Semra Gelin zır baş açık gezio.

Zivil zivil etmek: (genel, fiil); Pire, karınca, örümcek, böcek türü küçük bir hayvanın insanın elbisesinin içinde dolaşması ve kaşındırması hâli; Golum zivil zivil etti, bi şey geçti sanki.

Ziyamet / Zeamet: (kuzey, isim) Osmanlıda klasik toprak sisteminin gereği olarak ilçenin kuzeydoğusunda ve merkezi Kulaklı olan bölgenin adı Zeamet olup yöre halkı bunu Ziyamet olarak telaffuz etmektedir.

Zollu: (genel, sıfat) Has, iyi, güzel; Mıstava’nın çok zollu gızı va, yüzüne bakmaya doyamazsın.

Zonga: (genel, sıfat) Koca bacaklı iri yarı, Zongur kişiye verilen lakap; Zonga Halil.

Zongur: (genel, sıfat) Koca bacaklı, uzun boylu adam, iri yarı adam; Uzun Sait zongur bi adamdı ırahmetli.

Zöv zöv: (genel) Atlayarak yürünmesi hâli; Zöv zöv yürürdü, sankı atlaya atlaya gidedi ırahmetli Urfanaga.

Kaynakça: Sakarya Türkmen / Manav Sözlüğü, Yedi Asırlık Bir Türkçe,  Fahri Tuna