SANGARIOS /JUSTINIANUS KÖPRÜSÜ

Anadolu’da yer alan Bizans köprüleri içinde ilk akla gelen ve Charles Texier’in “çağdaşların bütün övgülerine layık muhteşem bir eser”  olarak tanımladığı, Bizans Bithynia’sının en önemli ve ünlü esen sayılan, değer ve sağlamlığına paha biçilemeyen köprü, bütün ihtişamıyla bugün bile görenleri kendine hayran bırakmaktadır. XIII. yüzyıla kadar Sakarya Nehri’ni aşmak için kullanılan, nehrin yatak değiştirmesiyle terkedilmiş olan köprünün altından bugün Sapanca Gölü’nün gideğenlerinden olan Çark Suyu akmaktadır. 1990-1995 yıllan arasında Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından onarılmış, taşıt trafiğine kapatılarak etrafı sit alanı ilan edilmiştir. Bu sayfa Fahri YILDIRIM’ın Sakarya Köprüleri eserinden alınarak oluşturulmuştur.

Kaynakça:

Yıldırım, Fahri (2008), Sakarya Köprüleri, Adapazarı: Sakarya Büyükşehir Belediyesi, sayfa: 86-136.

Köprü, kaynaklarda birçok değişik adla geçmektedir. Her ne kadar bugün köprünün altında akmıyorsa da Sangarios (Sakarya) Nehri’ni aşmak için yapıldığından Sangarios/Sangarius Köprüsü ya da Eski Sakarya Köprüsü; köprüyü yaptıran İmparator Justinianus’un adı verilerek Justinianus Köprüsü; Sapanca Gölü’ne yakın konumundan dolayı Moustier, Choisy  ve son olarak da Mamboury tarafından gölün antik isminden dolayı Sophon Köprüsü; halk arasında bir söylenceden türeyen Namerd Köprüsü, şu anda altında akan Çark Suyundan dolayı Çarksuyu Köprüsü, Texier’de geçen Sapanca Büyük Köprüsü, Diest’in aktardığı köylülerden duyduğu Mamafih adı bunlardan bazılarıdır. Köprü olduğunu anlamadığı kalıntılara Eski Sakarya Köprüsü dendiğini ise 1740 yılında bölgeden geçen Pococke söylemiştir.

Bizans’ın 9.yüzyıl tarihçisi olan Theophanes köprüye Pentagephyra adını verir ve köprünün bu ismi almasının nedeni olarak Justinianus’un beş kemer yaptırmış olduğunu söyler. Helen dilinde “Beşköprü” anlamına gelen Pentegephyra ismi Theophanes’in ardından 12. yüzyılda Kedrenos tarafından kullanılmıştır. Bu biçimiyle “beş kemerli köprü” ya da “beşli köprü” anlamlanna geldiği yorumlan yapılmaktadır. Köprü çok açık görüldüğü üzere aslında beş kemerli ya da beş bölümden oluşan bir yapı değildir ve bu yüzden araştırmacıların bazıları bu ismi ve yapılan tanımlamaları hatalı olarak gösterirler. Bu isim günümüzde halk arasında yaygın olarak kullanılan ismiyle de özdeştir. Bazı yazarlar Beşköprü adının tümü günümüze gelemese de aynı bölgede bulunan köprü sayısına ithafen verildiğini, bazı araştırmacılar ise aynı konumda daha önceden var olan bir köprünün beş kez yıkıldıktan sonra bu köprünün inşa edilmesinden dolayı bu adı aldığını belirtirler. Hasköylü tezinde bu duruma farklı bir yorum getirir. Ona göre Theophanes’ten aktardığı bu bilgiye göre köprünün sadece beş kemeri İmparator Jusinianus tarafından yaptırılmış, geri kalan kısımları ise bilinmeden ve henüz gün ışığına çıkmamış bir dönemde inşa ettirilmiştir

Bizans geç dönem tarihçilerinden Pachymeres 1296’daki eserinde aslında Sangarios üzerinde yapılan ancak nehir yatağını değiştirdiği için günümüzde Melas deresi üzerine yer alıyor diyerek tanımladığı köprüye Pontogephyra adını vermiştir. Antik yazar daha önceki yılların tarihçisi Theophanes’in aktardıklarına da değinir ve köprünün asıl isminin Pentagephyra değil Pontogephyra olduğunu söyler. Ramsay’e şöre Bizans kaynaklarında geçtiği şekliyle Pontogephyra ismi Helen dili ile Latince’nin karışmasından oluşan melez bir isimdir. Daha sonra Pentegephyra şekline dönüşmüş ve beş kemerli köprü olarak tanımlanmaya başlamıştır.

Umar’ın düşüncesiyle Pontogephyra adı Yunanca ile Latince’de her ikisi de “köprü” anlamına gelen sözcüklerin (Ponto ve Gephyra) bir araya getirilmesiyle oluşturulmuştur. Daha sonra “Latincesi, Justinianus döneminde köprüye konmuş resmi adın kısaltması olarak kullanılan “köprü” anlamındaki Latince sözcük (Pons) iken, sonra yöre halkı, Pons köprüsünü kastederek Pontogephyra adını kullanılmaya başlamıştır. Latin ve Helen dillerinde ikisi de köprü anlamına gelen bu sözcüklerin halk tarafından farkında olmaksızın birleştirilmesi böylesi bir adın ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Bir diğer görüşe göre ise Pontogephyra ismi Liman Köprü anlamına gelmektedir. Bu ismin bu şekilde yorumlanması araştırmacıları köprü ve civarıyla ilgili birtakım fikirler ileri sürmelerine neden olmuştur. Sonraki bölümlerde ele alacağımız nehir akış yönü ile ilgili tartışmalar ve yüzlerce yıldır farklı uygarlıklar tarafından düşünülen ancak gerçekleştirilemeyen bir proje kapsamında ele alman bu düşünceye göre köprü isminin “Liman Köprü” olması son derece anlamlıdır. Civarındaki yapı kalıntıları da dikkate alındığında, Karadeniz’i Sakarya yoluyla İzmit körfezine bağlayacak bir proje gerçekleştirilmesi durumunda kuzeyden deniz yoluyla da gelebilecek yolcular için burası bir liman işlevi de görebilecektir. Pontogephyra ismini “Deniz Köprüsü” olarak yorumlarsak, antik yazarların da üzerinde sıkça durduğu gibi nehrin “bir denizi andıran genişliğinden” dolayı bu ismi almış olabileceğini söyleyebiliriz.

Whitby (1985) köprünün ana kemer ara kemer ayrımını yaparken her iki yönde ayaklara oturan kemerleri ana kemer olarak göstermiştir. Whitby’nin ana kemerleri bu şekilde tanımlaması gibi köprü ile ilgili antik kaynaklar da benzer bir ayırıma gitmiş olabilirler. Köprü kemer sayısıyla ortada yer alan beş kemerin anlatılmak istenmiş olabileceği ihtimali köprünün isminden, antik dönem bahislerine kadar pek çok şeyin aydınlatılmasını sağlayacaktır. Eğer ana kemer sayısıyla beşköprü adının arasında bir ilişki olduğunu kabul edecek olursak beşköprü ne bazı araştırmacıların belirttiği gibi bölgedeki köprü sayısına ithafen verilmiştir ne Justinianus Köprüsü aynı noktada inşa edilen beşinci köprüdür ne de isminin kökeniyle ilgili farklı anlamlan aramak gerekir. Bu isim sadece kemer sayısına ithaf edilebilecek bir isimdir. Çok bariz biçimde beş kemerli köprü tanımının kemerlerin tamamını anlatmak için kullanılmadığını bu kadar büyük bir hatanın yapılmış olması ihtimalinin olmadığını kabul etmek gerekir.

Namerd Köprüsü adına ise ilk olarak Bijişkyan’da rastlanz. “Sakarya Nehri’nin yakınında Namerd Köprüsü denilen büyük bir taş köprü vardır. Türklerin bana söylediklerine göre, dervişin biri köprünün sahibini lanetlemiş olduğundan nehir yolunu değiştirmiş ve köprü kuru toprak üzerinde kalmış, kendisi de: Geçme namerd köprüsünden ko aparsın su seni. Yatma tilki gölgesinde ko aslan yesin seni beytini söyleyerek nehre atılmıştır. Bu rivayet, büyük olasılıkla, böylesi görkemli bir köprünün çok zayıf ve yavaş akan bir suyun üzerinde yer almasına bir anlam vermeye çalışan yöre halkı tarafından dile getirilmiştir. Aynı adı kullanan bir diğer kişi ise köprüyü Moustier’e gezdiren Sapanca kaymakamıdır.

Turgut Bilgin bu adlara ilaveten köprüden “Romen Köprüsü” olarak da zikredildiğinden bahseder. Bu ad ise kaynağını köprüyü yaptıran Doğu Roma İmparatorluğuna yapılan bir atıftan alıyor olmalıdır.

Justinianus Köprüsü, Sapanca Gölü’nün kuzeydoğusu, Arifiye’nin kuzeyinde kalan, doğudan Alibey Tepesi, batıdan ise Kavras ve Kölke tepeleri tarafından sınırlandırılmış olan ve yine köprüye ithafen Beşköprü Vadisi olarak adlandırılan arazide, vadinin en dar yerinde yer alır. Doğu ve batısında kalan bu tepeler arasındaki vadiyi birleştiren köprü yeri itibariyle Adapazarı kent merkezinin yaklaşık 5 km güneybatısında kalmaktadır. İstanbul-Adapazarı-Ankara karayolları ile Arifiye-Adapazarı demiryolunun kesiştiği bölgeye de oldukça yakındır. İçinde yer aldığı vadiden günümüzde Sapanca Gölü’nün sularını boşaltan Çark Suyu’nun bir kolu akmakla ise de geniş mecra izlen bu vadinin bir zamanlar daha büyük bir akarsu olan Sakarya Nehri tarafından kullanılmış olduğuna işaret etmektedir.  Bizans tarihçisi Pachymeres tarafından da bu durum belirtilmiştir. Sakarya’nın sık sık yatak değiştirmesi nedeniyle bu görkemli köprünün altından artık Melas’ın (Çark Su) aktığından söz etmektedir. Pachymeres, aktardığı bu bilgilerle Çark Su üzerindeki köprünün aslında Justinianus tarafından Sakarya üzerine inşa edilen köprü olduğu konusunda modern araştırmacılara yön gösterici en önemli antik yazar sayılmaktadır. Kendisinden çok daha önceki Prokopius, Agathias, Paul, Theophanes, Porphyrogenetos gibi yazar ve tarihçilerin tümü de köprünün altından bir zamanlar Sakarya Nehri’nin geçtiği konusunda hemfikirdirler. Bu yazarlara göre köprü daha erken tarihli ihtiyaçlara cevap veremeyen bir diğer köprünün yerine inşa edilmiştir ve Sakarya Nehri gerçekten tamamlanmış köprünün altından akmıştır. Günümüzde ise Sakarya köprünün yaklaşık 3 km doğusundan akmakta köprünün altından Çark Suyu’nun cılız bir kolu akmaktadır.

Köprünün civarında antik yerleşim olarak Byzantion’lu Stephanos tarafından bir Bithynia kenti olarak tanımlanan Tarsos yer almaktaydı. İzmit’ten Düzce ve doğuya uzanan yollar üzerinde yer alan kente ait olabileceği düşünülen izlere Sakarya kıyısında Şıra Tepe denilen yerde rastlanmıştır. Yollar üzerindeki önemli konumuna karşın köprü civarının sonraki yıllarda bir yerleşime sahne olması Osmanlılar zamanında olacaktır.

Her ne kadar köprü ve Sakarya nehri ile ilgili bir çok düşünce mevcutsa da aynı konumda olmasa bile aynı yol güzergahı üzerinde farklı bir noktada Bizans ve hatta Roma döneminde bir başka köprünün mevcut olması gerektiği muhakkaktır. Justinianus Köprüsü inşa edilmeden önce aynı konumda ahşap bir köprünün yer aldığı konusunda antik yazarlar hemfikirdirler. Prokopius köprünün daha önce akıntıyla sürekli tahrip olan bir köprünün yerine inşa edildiğini, Theophanes köprünün ahşaptan inşa edilen bir köprünün yerini aldığını söyler. 11.yüzyıl Bizans tarihçisi Kedrenos’un Justinianus’un bu köprüyü yaptırmadan önce aynı konumda mevcut bir tahta köprünün yer alıyor olduğu fikri dikkate alınabilir.

Günümüzde terk edilmiş görüntüsüyle yüzyıllardır kullanılmayan köprü Bizans Dönemi‘nde oldukça önemli bir görev üstlenmişti. Her şeyden önce bulunduğu konum itibariyle Bizans’ın başkenti Constantinopolis’ten (İstanbul) doğuya giden güzergah üzerinde stratejik bir öneme sahip ve tam anlamıyla yollar üzerinde bir kavşak noktası idi. Nikomedia (İzmit) üzerinden gelen yol köprüden geçtikten sonra ikiye ayrılırdı. Bu güzergahlardan biri kuzey Anadolu’da yer alan kentler ve Ankara’ya uzanırken güneye giden yol ise Frigya üzerinden ilerlemektedir. Bu şekilde iki ana yolun kesiştiği bir noktada yer alan köprü civarındaki birtakım binaların varlığı bu noktanın doğudan gelen yolcular için bir gümrük noktası gibi düşünülmesine de neden olmuştur.

Bir zamanlar buradan Sakarya nehrinin geçtiğim düşünecek olursak köprü, konumu itibariyle çok uygun bir yerdedir. Sefere çıkan bir ordunun geçmek zorunda olduğu yegâne geçit olması ya da düşman kuvvetlerinin saldırısı sırasında kolayca savunulabilecek bir noktada yer alması gereği bu konumun seçilmesini gerektirmiş olmalıdır. Bulunduğu bölgenin fiziki yapısı incelendiğinde daha güneyde bir noktada inşa edilmesi yolun dolambaçlı olmadan daha kısa mesafeler içinde kat edilmesini sağlayacak olmasına karşın Beşköprü Vadisi’nin güney girişindeki Kavras ve Alibey tepeleri ile güneybatısındaki isimsiz daha küçük bir tepe arasında ve vadinin en dar yerinde inşa edilmiş olması köprünün güvenliğinin sağlanmasını üst düzeye çıkartmak için seçildiğini söyleyebiliriz.  Aynı zamanda köprülerin kurulması sırasında mutlak bir kural olan sağlam zemin gereksinimi ya da köprü inşa masrafının aza indirilmesi için nehrin yolu kesen bir noktasında yapılma isteği bu konumunun seçilmesini gerekli kılmış olabilir. Köprünün ayakları, birbirine benzeyen eğimli kırmızı kumtaşından iki tepe üzerine yerleştirilmiştir. Bunlardan göl tarafında yer alanı, Sakarya’ya gitmek için sızan sular boğazını daraltan bir mahmuz görevi görür.

Justinianus döneminin tarihçisi Paulus Silentarius’un Ayasofya için Aralık 562 yılında yazdığı şiirde köprünün tamamlanmış olduğu güçlü Sakarya’nın akıntısının görkemli kemerlerle bağlanıp, taş prangalarla nehrin hapsedildiğinden belirtilmektedir. Buna göre köprü kesinlikle bu tarihten önce bitirilmiştir. Çulpa, Ramsay, Umar ve Mango tarihlerini verirken Gazzola ve Alpan gibi araştırmacılar, Whitby yılında yapının tamamlandığını düşünmektedirler. Köprü başlangıç tarihiyle ilgili genel görüş ise köprüye 553 yılında; İmparator Justinianus’un İranlılarla yaptığı anlaşmadan sonra başlandığıdır. Ancak bu süreç çok uzun bir tarihsel aralığı içermektedir.

Bizans İmparatoru ve aynı zamanda yazan olan VII Constantine Porphyrogenetes (912, 959). İmparatorluk içerisindeki temaları tanımladığı eserinde köprüden de bahseder ’Opmutur Dairesi, kenarları görülmeye değer bir köprüye kavuşan Sakarya Nehriyle sınırlıydı. Bu köprü, hiçbir zaman yeteri kadar taktir edilmeyecek olan İmparator Justinianus taralından yaptırılmıştır.

Constantin Porphyrogenetes’ın köprü hakkında verdiği bilgiler içinde köprünün taşlarının biri üzerinde yer aldığını iddia ettiği bir kitabe de vardır. Böylesi bir kitabe günümüzde köprü üzerinde görülmemektedir ve Porphyrogenetesun dışında Zonaras da (lll, 53) kendi eserinde kitabeden bahsetmiştir. Adı geçen kitabe ise şu şekildedir. ‘Gururlu İtalya Hespene’si gibi bütün İran Medlerini ve barbar kabileleri gibi azgın akışı şu kemerlerle kesilen ey Sakarya! Sen de şimdi egemen bir eseri esiri olarak akıyorsun ve önceleri isyankar, tutulamaz bir şey iken şimdi aşınmaz bir taşın zoru altında yatıyorsun. lnandık‘ın çevirisi biraz daha farklıdır, ‘Bütün Barbar güruhları, Pers ülkesi ahalisi ve mağrur İspanya gibi, hızını bu kemerler altında kestiğim Sakarya, sen de şimdi bir hükümdar gayretinin esin olarak önümden geçiyorsun. Evvelce zapt edilemezdin ve gemilere fenalık yapardın, şimdi sert taştan inşa edilmiş prangalar altında adeta uyuyorsun.

Ramsay’a göre Porphyrogenetes’in bahsettiği bu epigram Agathias tarafından yazılmıştır ve birçok araştırmacının eserinde belirttiğinin aksine bir taşın üzerine kazınmış bir kitabe değildir. Bu kitabenin köprü taşlan üzerinde kazılı halde yer aldığından bahseden araştırmacıların hiçbirinin bunu yerinde tespit edememiş olması ve kendilerine referans olarak Porphyrogenetes’i almalan Ramsay’in, köprüyü görmemesine ve köprü ile ilgili fikirlerini ileri sürerken Texier’in anlattıklanndan yararlanarak bazı konularda hataya düşmesine karşın, bu konu hakkmdakı düşüncelerinin daha kabul görür olmasını beraberinde getirmektedir.

Köprüyü inşa eden mimar ya da köprüde çalışan ustalarla ilgili herhangi bir bilgi veren kaynak mevcut değildir. Bu konuyla ilgili olarak O’Connor, köprünün yapımından yaklaşık 20 yıl önce en ünlü Bizans abidesi, günümüz İstanbul siluetinin en önemli yapılarından olan Ayasofya’yı da inşa eden Tralles’li (gn. Aydın) Anthemios ve Miletos’lu (gn. Milet) Isodoros’un bu köprünün inşasıyla da ilgilenmiş olabilecekleri yönünde bir fikir ileri sürmüşse de bu fikrin doğruluğunu kanıtlamanın herhangi bir yolu yoktur.

Köprü Osmanlı döneminde ulaşım ve ticaret için kullanılan yolların uzağında kalması nedeniyle uzun süre seyyahların ve araştırmacıların dikkatini çekmemiştir. 1740 yılında Sakarya’dan geçen Richard Pococke kervan yolu köprüye oranla daha güneyde kaldığı için tam olarak görememiş ve bunun bir köprü olduğunu dahi idrak edememiştir. “Bir süre sonra hayal edilebilecek en güzel yerlerden olan ovayı iki parçaya bölen ve bu memleketi çok daha güzel hale getiren hububat ekili ve ağaçlarla kaplı bazı alçak tepelere geldik. Bu tepelerin güneyinde dağın karşısında inşa edilmiş büyük bir kemer ve biraz uzaktan bir parça yüksek duvar kalıntıları gördüm. Fakat bir kervanla ilerlediğimden onu inceleyerek merakımı giderecek vakti bulamadım”. Seyyah, bu kalıntıların bir kente ait olabilecek bazı mimarı öğeler olabileceğini düşünmüş olmalıdır. O yüzden elindeki mesafe çizelgeleriyle uyuşmasa da, yanlış biçimde, bu kalıntıların antik Demetrium kentine ait olabileceğini söylemiştir. Yanındaki kişilerin bu kalıntıyı Eski Sakarya Köprüsü olarak adlandırmaları da ona mantıksız gelmiş, Sakarya Nehri’nin bir zamanlar burada akmış olduğunu bu yüzden köprüye bu adın verildiğini söyleyenlerden alaycı bir üslupla bahsetmiştir.

XIX. yüzyıl başlarında bölgeye gelen Bıjiksyan köprü hakkında halk arasında dolaşan daha önce bahsettiğimiz rivayeti aktarır. Bunun dışında köprü hakkında bir bilgi vermez.

1814 yılında İzmit’ten Sapanca’ya ulaşmak için Çark Suyu’nun iki kolunu da geçmek zorunda kalan Kinneir buna rağmen köprüyü görmemiştir. Bu yüzden Plinius’un kanal projesinden bahsetmesine rağmen bu tür bir projenin hayata geçirilmesi ile ilgili herhangi bir izin olmadığını söyler.

Bölgeye gelen ve köprüyü ayrıntılı biçimde inceleyen ilk araştırmacı ise Charles Texier olmuştur. Şu anda köprüde görülmeyen bir zafer takından da bahseden ve ayrıntılı bir çizimini yapan Texier köprü ile ilgili en değerli bilgilen veren kişilerdendir. Ancak verdiği bilgiler de birçok hata vardır ve sonraki araştırmalarla düzeltilmeleri gerekmiştir.

Texier ile yaklaşık aynı tarihlerde köprüyü gören ve benzer biçimde zafer takının da içinde olduğu bir gravürün çizimi yapan Hell’in köprü hakkında verdiği bilgiler ise birçok hatayı barındırmaktadır. Bu hataların en önemlisi ise köprüyü Bizans değil bir Roma yapısı olarak nitelendirmesidir.

Texier ve Hell’den yaklaşık 25 yıl sonra ise bir diğer Fransız seyyah olan Moustier köprüyü ayrıntılı biçimde incelemiş, fotoğraflarını çekerek çizimlerini yapmıştır: “…Sapanca (Sophon) köprüsünün girişindeyiz. Altıncı yüzyılın ortalarında İmparator Justinianus tarafından şu an bir akarsu ağı ile dolu bataklıktan ibaret olan eski yatağından yönünü doğuya çevirmesi sonucunda Sakarya Nehri üzerinde yaptırılmıştır. Geniş bir bitki örtüsünü barındıran su ile gelen tabaka kemerlerin su basmanını kaplayarak neredeyse tonozlara kadar ulaşıyor. Bu durum anıtın büyüklüğünün bir kısmının görülememesine yol açıyor. Ancak yarısı asma ve incir ağaçları altında saklanmış yalnızlığında önemini kaybetmiş olsa da hala etkileyici bir eser görünümünde. Kaymakamın bize aktardığı bir Türk atasözüne göre “Namerd köprüsünü görmeyen, hiçbir şey görmemiştir”. Prokopius ve Konstantin Porphyrogenetes’in anlattıkları kanıtlıyor ki, Bizans Rumları hayranlığı ülkenin bugünkü sahiplerine yansımamış. Atlarımızı bir Bizans kubbesi altında bırakıyor ve çizimler yapıp fotoğraflar çektikten sonra, son incelemeler için dört köşe sütun kalıntıları üzerine oturuyoruz.

1875 yılında olumsuz doğa koşullarına rağmen köprüye ulaşmayı başaran Auguste Choisy, Justinianus’un birçok eser meydana getirmiş olmasına rağmen bu eserinin kuşkusuz yapıları arasında en güzellerinden birisi olduğunu yazmıştır. Altından bir zamanlar Sangarios nehrinin aktığını ancak günümüzde bu yatağını terk etliğinden bahsetmiş mimari özellikleriyle ilgili çok fazla bilgi vermemiştir.

1893’de köprüyü inceleyen Naumann köprünün mimari özellikleri ve ölçüleri hakkında kısa bir bilgi verir ve Bizans İmparatorluğu’nun meydana getirdiği en önemli eserlerden olan bu yapı ile haklı olarak övünmesi gerektiğini söyler.

1895 yılında bölgede yaptığı yoğun çalışmalarıyla bilinen Goltz köprünün görkemini Ayasofya’da da görüldüğü gibi Justinianus’un kendisinden önce yapılmış tüm yapıdan geçme yönündeki isteğini, bu köprüyü inşa ettirerek bir kez daha gösterdiğini ve Roma köprülerinin tümünü geride bıraktığını söylemiştir.

Köprünün doğu ucunda tren yolunun geçmesi amacıyla açılan bir tünel, Adapazarı’na ulaşım için demiryolunu kullanan yüzyılımız gezginleri diyebileceğimiz birkaç yazarın da köprüden kısaca da olsa bahsetmesine neden olur. Bunlardan biri 1933 yılında Adapazarı’na gelip bir gece konaklayan Nahid Sırrı Örik’tir. Eserinde sadece “..Bizanslılar’dan kalma denilen büyük bir köprünün de kenarından geçtik” der.

Aynı tarihlerde tren yolunu kullanarak İstanbul’dan Ankara’ya giden Mamboury’nin köprü dikkatini çekmiştir. Köprü ile ilgili verdiği bilgilerin ve ölçülerin kaynağını göstermese de Texier’den aldığı açıktır.

Köprünün uzunluğu yapılan ölçümlere göre 365 m, apsisli yapıdan zafer lakına kadar olan bölüm 384.3 m., kornişlerin dahil olduğu genişliği ise 10 m’dir . Bu uzunluk bir köprü için oldukça fazladır. Benzer örnekleri ve aynı dönemde farklı bölgelerde mevcut köprüler göz önüne getirildiğinde 70-80 metre civannda bir uzunluğun yeterli olduğu görülürken burada bu kadar uzun bir köprü inşa edilmiş olmasının nedeni şüphesiz Sakarya Nehri’nin yaptığı sık taşkınlardır. Köprüyle ilgili araştırmalara ve seyyahların aktardıklarına baktığımızda köprünün değişen adı ve tarihçesi gibi verilen ölçüleri ve mimari tanımlamalarının da kaynaklarda birbiriyle uyuşmadığını görürüz. Böylesine uzun bir köprüde ilkel yöntemlerle alınan daha önceki ölçümlerin hatalı olması doğaldır. Köprü ölçüleri alınırken başlangıç ve bitiş noktası olarak bazen zafer kemeri ve apsisli yapı arasının bazen sadece asıl gövde köprüsünün alınması bu farklılıklara sebep olmuş olası diğer nedenlerdir. Köprünün uzunluğu ve kemer sayısının pek çok kaynakta farklı olarak verilmiş olması eserin yerinde görülmemiş olmasından ileri geliyor olmalıdır.

İlk olarak inşasından sadece 200 yıl sonra köprüden bahseden Theophanes’in köprü kemer sayısını 5 olarak vermesi köprünün o zamanki adı olan Pentagephyria’dan kaynaklanmış olmalıdır. Yine bir Bizans tarihçisi olan 11. yüzyılda yaşamış Kedrenos da köprünün 5 gözlü olduğunu söyler. Texier köprüyü tarif ederken 429 metre ve 8 kemerli olduğunu ve kemer ayakları arasının 23, uzunluklarının 6.5 metre olduğunu söyler. Texier’in verdiği ölçüler, köprünün kısaca bahsedildiği ve birebir ölçüm almaya gereksinim duyulmayan eserlerde olduğu gibi alınarak kullanılmıştır. Mousuer 400 metreden daha uzun ve 12 kemerli olduğu ve geniş döşeme taşlarıyla kaplı bir yüzeyi olduğu bilgisini verir. Hell, 267 metre uzunluğunda, 8 metre genişliğinde bir köprü olarak bahseder. Köprünün 331.5 metre olduğunu belinden rastladığımız bir diğer kaynak ise bunun dayanağını vermese de Ritter’i kaynak olarak aldığı açıktır. Ritter eserinde köprünün 331.5 metre ve 7 kemerli olduğunu söylemiştir. Görüldüğü üzere yandaki tali kemerleri hesaba katmamıştır. Buna rağmen ölçüler ve tanımlamalarıyla gerçeğe en çok yaklaşmış görünenlerden birisidir. Victor Schultze eserin 417 m. olduğunu belirtir. Naumann kemer ve ayak sayısını 8 olarak bildirir. Goltz da Texier’in tanımlamalan ve ölçülerini tekrarlayan araştırmacılardan bir diğeridir. 429 metre uzunluk, 23 metre ayak genişliği ve 8 kemer tanımlamalarının tümü Texier’den aynen alınarak tekrar edilmiştir. Trenyolu ile Ankara’ya giderken köprüyü gören ve bu yüzden doğal olarak köprüyü inceleme şansı bulamayan Mamboury’nin verdiği ölçüler de benzer biçimde Texier’den alınmadır. Köprü de birçok ölçüyü yeniden alarak Texier’in ölçümlerini düzelten Whitby ise köprü uzunluğu ve genişliğini Texier’in verdiği biçimde, apsisden zafer takma kadar 429 metre, köprü genişliğini ise 9.85 metre olarak verir. Köprünün 5 ana kemeri olduğunu bunların en banda yer alanının 23 metre olup diğer dördünün 24-24.5 metre aralıklar yerleştirildiğini, kemerlerin de yaklaşık 6 metre genişliğindeki altı merkezi payanda ile desteklendiğini söyler. Verdiği bu ölçülerin yerinde ölçümlerden ziyade Texier’in çizimlerinden çıkartılmış olduğu izlenimi vardır. Ancak doğu ve batıdaki beş küçük kemerden Texıer’de hatalı biçimde atlanan birisini de bu hatayı belirterek göstermiştir. Ana kemer sayısını 7 değil 5 olarak vermesinin nedeni de ortadaki 5 kemerin iki yanında yer alan, açıkları 19.5- 20 metre olan kemerleri ana kemer değil ara kemer olarak göstermesidir . Şahin de net bir ölçüm yapmamış görülür. Köprü uzunluğunun 340 metrenin üzerinde, genişliğinin 9 metre olup gömülü vaziyetiyle 8 metrelik bir yüksekliğe ulaştığından ve kemer sayısının da 13 olduğundan bahseder. Alpan köprünün kemer sayısını 9 olarak belirtir. İnandık’ın köprü ile ilgili verdiği ölçülere göre, uzunluğu 270 metre, yüksekliği 8.5 metre, genişliği ise 9.5 metredir. Ayrıca 14 kemer gözüne sahip olduğundan da bahseder. Hasköylü’nün tespit ettiği ölçüler doğruya yakındır. Uzunluğu 336.35 metre, genişliği 10 metre, yüksekliğini 9.90 metre, kemere kalınlıklarını 1.55 metre, en büyük kemer açıklığını 23.5 metre, kemer ayaklan arasındaki açıklıkları da 7 metre ve 7.10 metre olarak ölçmüştür.  Hasköylü’yü kaynak olarak kullandığı anlaşılan İller, köprünün en büyük açıklığının 23.5 metre, uzunluğunun 336.5 metre olup 12 gözlü olduğunu söyler.

Ölçüler ve diğer mimari tanımlara nispetle köprünün kemer sayısının farklı olarak aksettirilmesinin nedeni köprü ayak ve kemerlerinin kalın bir alüvyon tabakasına gömülmüş olmasından ileri geliyor olmalıdır. Bu nedenle köprüyü gören gerek seyyahlar gerekse de araştırmacılar bazen kemerleri görmemişlerdir. 18401ı yıllarda köprüyü gören Hell zeminin oldukça yükseldiğinden, kemerlerin başlangıçlarının dahi zor seçile bilirliğinden bahsetmiştir. Kemer sayılarının farklı verilmesini bir diğer nedeni ise köprünün iki ucunda kalan tali kemerlerin araştırmacılarla bazen kemer sayısına eklenmesi bazen eklenmemesidir.

Köprü, ortada yer alan dairesel yedi ana kemer, iki batı ve üç doğu yönde yer alan uçlara gidildikçe küçülen tali kemerlerden oluşmaktadır. Bir ilim ve maharetin delili her bir mimari bir yeteneği gösteren, yaratıcı bir dehanın eseri bu kemerlerin benzerleri Bithynia’daki diğer eserlerde de görmek mümkündür. En doğusunda ise tren yolunun geçmesi için bir bölüm açılmış ve üzeri beton ile kapatılmıştır.

Kemer açıklıklarının ölçülen aynı değildir. Farklılıklar gösterir. Ana kemer ayaklar arasında açıklıkların çok fazla olması nedeniyle statik kuvveti artırmak için318 çift sıra kesme taşla düzenlenmiş olup açıklıkları 19.5 m ile 23.5 m arasında değişmektedir. Açıklıklar arasındaki bu farklara karşı kemer yarıçapları tümünde 13 m.dır. Bunun nedeni malzeme için işleme ve yapım kolaylığının sağlanmak ve böylece işçilik ve sürenin kısaltılmak istenmesidir. Ortada bulunan büyük açıklıklı kemerler sağlam zemine kadar inen farklı boylarda 6 ayak üzerine desteklenmiştir. Bu ayakların genişlikleri ise 7 m ile 7.70 arasında değişmektedir. Kemerler aynı yükseklikte olduklarımdan köprünün tabanı tamamen yatay kalmıştır. Texier köprünün ayaklarını Paris Pont- Neuf Köprüsü’ne benzetir. Sözü edilen köprü de olduğu gibi burada da her ayağa akı yüzey şekli verilmiştir.

Uçlarda yer alan tali kemerler tek sıra kesme taşlarla düzenlenmiştir. Açıklıkları 3 m ile 9.5 m arasında farklılık gösterir. Doğu yönündekilerin üçünün önü de köprüye bitişik sonraki devirlere ait olan bir yapı ile kapatılmıştır.

Köprü ayaklan kalın alüvyon tabakasına gömülü olduğundan tam olarak ölçülemese de günümüzdeki durumlarına göre yükseklikleri 6.5- 9 metre arasında değişiklik göstermektedir. Büyük açıklıklı kemere ait olan altı ayak sağlam zemin bulabilmek amacıyla oldukça derinlere inmektedirler ve altısı da farklı uzunluktadır. Sismik dalgalarla yapılan ölçümlerde beş ayağın zeminden itibaren 7.5-12 metre derinliğe kadar uzandığı saptanmıştır.

Köprü açıklıklarında olduğu gibi inşasında kullanılan kesme taşların ölçülen de birbirlerinin aynı değildir. Küçük kemerlerde 70 x 100 x 90 ve 140 x 40 x 50 santimetre ölçülerindeki taşlar dış yüzeyler ve iç bölümlerin dışa bakan kısımlarında kullanılmış olup, 140 x40 x 50, 120 x 40 x 50 ve 70 x40 x 50 santimetre ölçülerindeki taşlar kemer gözlen arasındaki dolgularda kullanılmıştır.

Köprü bir zamanlar korkuluklara sahip olsa da bunlar günümüze ulaşamamışlardır. Şu anda görülen korkuluk kısımları sonradan yapılmadır. 1990-1995 yıllan arasında Karayolları Genel Müdürlüğü’nün yaptığı onarımla koruma amaçlı yerleştirilen bu korkuların yanında tamamen taşlarla kaplı olan döşemesinde de düzeltmeler yapılmış ve köprüden araç trafiğinin geçişi yasaklanmıştır. Döşeme kornişlerle genişletilmiş ve burada birikebilecek yağmur sularının tahliyesi için çörtenler de inşa edilmiştir. Ortaya doğru çok hafif bir meyil hissedilmektedir.

Günümüzde kalın bir alüvyon tabakası içerisine gömülmüş köprü ayaklan köprü gövdesinden her iki yönde de dışarıya doğru uzatılmıştır. Kuzeyde üçgen biçiminde sivri ve güneyde yuvarlak formlar köprünün temelinden platformuna kadar yükseltilmiştir. Köprü mimarisinde genellikle görülen biçim ise mahmuzların sutaşım seviyesine kadar yapılmaktadır. Burada platforma kadar yükseltilmiş olmasının nedeni köprünün sağlamlığının artırılmak istenmesidir. Hem kuzey hem de güney yöndeki ayaklarda hafif çıkıntı oluşturan sade taş frizler suyun en fazla yükseldiği zamanlar erişeceği kotu belli etmektedir. Demiryolunun geçirildiği yıllarda köprünün doğu ucunda 5 m. genişliğinde bir geçit inşa edilmiştir.

Köprünün doğudan itibaren birinci ve dördüncü kemerlerinin kilit taşlarında daire içine işlenmiş haç motifleri göze çarpmaktadır. Whitby çok iyi seçilemeyen kabartma biçiminde işlenmiş bu küçük haçların sayısını beş ana ve iki yan kemerlerde olmak üzere toplam yedi olarak vermiştir. Ancak kendisinin de kabul ettiği üzere en batıda bulunan ana kemerde ve doğudan itibaren yedinci kemerin kilit taşında güney yöne bakan ve Hasköylü tarafından çok net olarak seçilememesine rağmen köprünün koruyucu tılsımı olduğuna inanılan bir mask olarak tanımladığı motifin de bir haç olduğunu ileri sürmüştür. Bir diğer bezeme öğesi de köprü ayaklarını dolaşan ve benzeri apsisli yapıda da görülen sade silmelerdir.

Büyük kalker kütlelerinden kesme taşlarla yapılmıştır. Büyük kemerlerin dış yüzeylerini kaplayan taşlar da köprü genelinde görülen malzeme gibi kalker taşından olmasına rağmen granit ve mermer arası bir sertlik göstermektedirler. Dış kaplamanın arasında kalan dolgulu kısımlar içindeki malzeme ise işlenmeden yerleştirilmiş moloz taşlardan oluşmaktadır. Köprüde kullanılan taşların köprüye yakın yerlerden çıkartılarak işlenmiş olması tahmin edilmektedir. Dış yüzeylerdeki blok taşlar arasında da az olmakla birlikte bağlayıcı malzeme olarak horasan harcı kullanılmıştır. Dolgu kısımlarındaki bağlayıcı malzeme ise kireç harcıdır.

Araştırmacıların Çizerinde uzlaşamadıkları bir diğer konu ise köprünün uçlarında yer alan yapıların işlevleridir. Bunlardan birisi köprünün doğu ucunda kemerlerden birinin güney yüzüne bitişik yer alan yapı kalıntısıdır. Kesme taştan inşa edilmiş olan bu kısım yer yer yıkılmış olsa da önemli ölçüde günümüze ulaşmayı başarmıştır. Birkaç salondan oluşan bu yapının işlevi hakkında farklı görüşler mevcuttur. Texier köprünün Bizans dönemi önemli yollarının kesiştiği bir noktada yer almasından dolayı bu yapının da postahane ya da konaklama yeri olabileceğini söylemiştir. Beşik ve çapraz tonozlarla örtülü yapıyı yanlış biçimde köprü hizasına kadar yükselen kubbelerle örtülü olarak adlandıran Hell bu yapının köprünün korunması ile görevli garnizonun ikamet etmesi için tahsis edilmiş lojmanlara ait olabileceğini söylemiş ve gravüründe de yükselen zemin nedeniyle sadece üst örtüsünü görebildiği bu yapıya yer vermiştir. Nehir yatağı içinde bu tonozlu yapılan Moustier de görmüştür. Kendisi bu yapıların anıt, tapınak veya konaklama yeri olabileceğini düşünmektedir.

Ancak bir sel taşkınında zarar görmesi oldukça muhtemel bir noktada yer alan böylesine bir yapının bir durak, tapmak vb. işlevi olan bir yapı olarak tasarlanmış olabileceği düşüncesi kabul edilebilir bir sav değildir. Bu yapıyı da bir nevi selyaran işlevi gördüğü yönündeki düşünceler böylesine bir yapı için daha uygundur. Nehrin akış yönünün kuzeyden güneye doğru olduğunu tüm makalesi boyunca çeşitli dayanaklarla kanıtlamaya çalışan Şahın köprü mahmuzlarınım biçimi ile birlikte yapının da bu fikrini desteklediği inancındadır. Bu yapının da bir sel yaran işlevi gördüğünü ve girdapları önleyerek suyun yatağında kalmasını sağlamak amacıyla inşa edildiği söyler. Yapının asıl işlevi ile ilgili daha ayrıntılı çalışmalar yapan ve deliller gösteren araştırmacı ise Whitby’dir.

Bu yapının köprüyle çağdaş olmadığı sonradan inşa edildiği ve hatta yapının iki ayrı bölümünün de birbirinden farklı dönemlerin eklemeleri olduğu düşünülmektedir.

Bu bölümlerden erken tarihli olan ilk bölüm, köprünün doğu ucunda büyük kemer ayağının üzerine gelen bölümde bulunan ve dört ağır payenin üzerine çapraz tonozlu bir örtü sistemiyle yapılmış olan kısımdır. Doğu ucunda benzer biçimde köprüye bitişik olarak inşa edilmiş beşik tonozlu ve daha küçük boyutlu olarak yapılmış bölümde buraya aittir. Beş payandanın tümü ve kuzeyde bulunan tonoz hala ayaktadır. Güneydeki tonoz ise günümüze ulaşamamıştır. Güneydeki payanda nehrin akıntısını kesmek için tasarlanmıştır, böylece payandaların köşeli batı yüzleri nehir akışını köprünün merkez kemerlerine doğru yöneltmektedir. Bu durum ise Şahının aynı yapıya dayanarak yaptığı açıklamanın tersine nehrin güneyden kuzeye aktığı fikrini daha da güçlendirmektedir. Payandaların işçiliği köprününkilere benzer ve payanda yüzlerinin çoğu köprü ayaklarındakine benzer basit bir silmeyle bezenmiştir. Bu yapı kalıntısı köprüye bağlı değilse de, bu benzerlikler bu bölümün de köprünün bitirilmesinden kısa bir süre sonra eklendiğini akla getirir.

Bu bölümün güneydoğusunda bu ilk aşamalı yapıya ek olarak bitişik biçimde yapılmış büyük kemerler biçiminde üç gözden oluşan bir bölüm daha mevcuttur. Bu bölümdeki kemer ayaklarının kalınlıktan aynı değildir. İlk yapım aşamasına ait olan kısımlarla duvarın kaynaşmamış olması ve ilk yapının kemerlerini payeleriyle kesiyor olması bu bölümün ilk yapıdan sonra yapılmış olduğunun bir diğer göstergesidir. Ortada bulunan ayağın kalınlığı diğer ayakların yaklaşık iki katı kadardır. Bu bölümün en
kuzeyinde yer alan ayak köprünün genelinde gördüğümüz malzemelerin aksine tuğladan inşa edilmiştir ve geç dönemlerdeki bir tamirata işaret eder. İkinci aşama olarak değerlendirilen kısmın aynı zamanda köprünün gözlerinden birisini de kapamış olması köprüden ve yanındaki çapraz tonozla örtülü bölümden daha geç bir tarihte inşa edilmiş olabileceğini göstermektedir.

İkinci yapım evresi ilk küçük doğu köprü kemerinin açıklığının üçte ikisini kapatan bir biçimde ilk evrenin doğu kenarında eklenmiş tonozlu bir yapıdan oluşmaktadır. Günümüzde, iki beşik tonozlu oda ve bir üçüncüsünün bir kısmı ayaktadır, yapının daha fazla kemerlerle güneye doğru devam edip etmediğim tespit etmek mümkün olmasa da bunun bu şekilde olabileceği ihtimalini de kabul etmek gerekir. Tonozlu odalar güney-kuzey yönünde ilerleyen ve kısmen kapatılmış küçük bir köprü kemerinin içine yönelen bir su kanalım oluşturan alçak kemerlerle birbirlerine bağlıdırlar. İlk tonoz batıdaki ıkı tanesi ilk evre tonozlarının doğu ayaklan üstüne inşa edilmişken doğudaki iki tanesi çifte bir kemerle birleşik payandalar üzerine dayanır; bu kemerlerin büyük oranda ortadan kalkmış alt kısımları tonozun tüm genişliğiyle uzanan üst kemerlerinden oldukça dardır. İkinci kemer de ilkinden daha dardır ve payandalar ilk-evre yapısının payandalarının hiç biri ile aynı hizada değildir; güneybatı kemen güney ilk-evre tonozunu keser ve tonozu güçlendirmek için tasarlanmış olması muhtemeldir. İkinci-evre yapısınının ilk evrede görüldüğü biçimde ve aynı uzunlukta genişletilmiş üçüncü tonozu kısmen yıkılmıştır; güneybatı payanda ilk evre tonozunun geniş güney payanda parçasının üstüne inşa edilmiştir; güney doğu payandası ise günümüze ulaşamamıştır. Her ne kadar ilk evreninkinden daha az düzenli olmasına karşın ikinci evrenin duvar işçiliği ilkinden nispeten iyidir; ilk evrede görülen ve köprü inşasından hemen sonra yapılmış olduğu yönündeki iddiaları kuvvetlendiren payandalardaki silmelerin aksine buradaki payandalarda silmeler görülmez.

Tonozların bu iki evresine ilaveten, birbirine bağlı iki geçidin ve köprünün yaklaşık 40 m güneyinden başlayan ve günümüze kadar gelmiş tonozlu yapının yaklaşık 23 m güneyinde güney kuzey yönünde ilerleyen kanalların kalıntıları vardır. Bu geçitlerin sadece güney sonu günümüzde tespit edilebilir, çünkü geri kalanı yıkılmıştır ve yoğun bitki örtüsü altında kalmıştır. Bundan dolayı geçitlerin tonozlarla nasıl bağlandığını tespit etmek mümkün değildir fakat bunların ikinci evre tonozları boyunca geçen su kanallarını ve ayrıca muhtemelen küçük köprü kemerlerinin kapatılmamış bölümlerini destekliyor olması muhtemeldir. İlk evre payandasının güney yüzünde muhtemelen bu tünellerle ilişkili olabilecek güneye doğru ilerleyen bir duvarın izlen mevcuttur ve ikinci evre tonozlannm doğrudan doğruya batıya uzanan bir çift paralel güney-kuzey duvarının izleri vardır. Tünellerin üstünde iki paralel tuğla duvarın kalıntıları mevuttur.

Bu yapının çeşitli evreleri oldukça derin bir alüvon tabakası altında kalmıştır ve bu yüzden köprüyle aynı seviyede nehir yatağında mı inşa edildiğini yoksa nehrin doğu kıyısı üstünde daha yüksek bir seviyedemi inşa edildiği sorusuna cevap vermek mümkün olmasa da su kanallarındaki çamur seviyesine bakarak nehir yatağında inşa edilmiş olduğu düşünülmektedir. Yapı, muhtemelen nehrin kanalının içinde fakat normal nehir kanalının doğu kıyısına bitişik olarak yerleştirilmişti. Köprü ayaklarının temellerini korumak için günümüzde toprak altında kalmış herhangi bir başka önlemin alınıp alınmadığı ancak yapılacak kazılarla açığa çıkartılabilir. Çözülmeden bırakılan bir diğer soru da tonozların köprü geçitleri seviyesinin üstündeki bir bina için taban sağlamak için kullanılıp kullanılmadığıdır: burası bir muhafız evi için uygun bir konum olacaktır fakat günümüzde tonozların tepesinde herhangi bir yapıya ait olabilecek hiçbir iz yoktur.

Sonuç olarak bu karmaşık yapının merkez kemerlere doğru ve köprünün en doğusundaki küçük sel kemerleriyle köprü geçitlerinden Sangarius’un ana akışını uzak tutmak için büyük bir selyaran olarak görev yapacak biçimde tasarlanmış olduğunu söylemek mümkündür. Sakarya Nehri’nin ana akıntısı muhtemelen doğu kıyısına yakın bir akışa eğilimliydi, bu yüzden köprünün inşasından sonra farkedilebilen bir tehlike olarak nehrin daha doğuya doğru yayılmasını engelleme ihtiyacı ortaya çıktı. Köprünün inşası sırasında nehrin farklı bir kanal kullanılarak başka bir yöne çevrildiğine değinmiştik. Köprü bitirildikten ve nehir ana kanalına tekrar yönlendirildikten sonra belki de akıntının hafifçe doğuya doğru yer değiştirdiği keşfedilmişti bu yüzden doğu kıyısında koruyucu önlemler alınmak zorunda kalınmıştı. Sonuç olarak, köprünün tamamlanmasından çok kısa bir süre sonra akıntının kuvvetini yararak tehlike içindeki ayaklan büyük oranda güçlendirme amaçlı olarak ilk çifte tonozlu yapı eklendi; köprünün en batısındaki karşı ayağın böylesine bir korumaya ihtiyacı yoktu ve küçük sivri selyaranları bozulmadı. Daha sonra bu önlemler yetersiz kaldı ve böylece ikinci evre tonozu ve muhtemelen aynı zamanda birinci küçük doğu kemere doğru sınırlı su akıntısını sevk etmesine izin verirken doğu nehir kıpısı için daha kapsamlı bir koruma sağlayan çifte tüneller eklendi.

Bu yapının bir selyaran olarak kabul edilmesi Justinianus Köprüsü’nün yapım problemini de çözecektir. Ayakların tasarımı ilk bakışta kuzey-güney bir su akışını akla getirmesine karşın. Roma köprü tasarımlarının gösterdiği gibi yuvarlak selyaranlar bu dönemde biliniyordu. Köprünün en doğusundaki çok büyük selyaran, akıntı yönünde inşa edilmiş olmalıydı: Bu nedenle köprü güney-kuzey akışlı bir nehir için inşa edilmişti, antik kaynaklar doğru biçimde köprüyü Sangarius üzerinde bir köprü olarak tanımlarlar ve Moore tarafından önerildiği biçimde gerçekleştirilmesi oldukça zor nehir akışını değiştirme projesine müracat etmeye ihtiyaç yoktur.

Oldukça anıtsal olan boyutları ve düzenli kesme taşlardan yapılmış olmasıyla uzaklardan dahi dikkat çeken köprüde bir diğer dikkat çekici bölüm doğu ucundaki tepenin eteğinde bulunan apsis benzeri bir kalıntıdır. Bu kışımın işlevine yönelik olarak da ortak bir görüşün olduğunu söylemek mümkün değildir. Hell, bu yapının bir planını çizmiş ve kubbe ile kalan bölümün Bizans kiliselerindeki apsislere benzediğini söylemiştir. “ Hatalı bir kapıyla neticelenen Romen stilinde bir köprü olan Beşköprü bu kalıntıyı maskelemekte ve bunlar geri planda kalmaktadır. Choisy burasının bir şapel olduğunu söyler. Ayrıca duvarlarında günümüzde görülemeyen fresko izlerinin 1870’lerde halen görülebildiğinden bahsetmiştir. Hasköylü köprünün batı ucunda bir zamanlar mevcut olduğu kaynaklar ve eski resimlerinden anlaşılan bir zafer takı, köprünün kendisi ve bu bölümle birlikte köprünün adeta bir Bizans kilisesine benzetildiği görüşündedir. Araştırmacıya göre şu anda mevcut olmayan zafer takı kilisenin narteksi, köprünün kendisi kilisenin naos bölümü, doğu da yer alan apsisli yapı ise bir kilise apsisine benzetilerek inşa edilmiştir. Whitby de bu yapının ne için kullanıldığının bilinmediğini söyler. Düşüncesine göre sadece arkasında yer alan dik yamaç görüntüsünü değiştirme amacıyla, batısında yer alan zafer takının dekoratif bir paraleli olarak ya da doğuya bakan apsisten dolayı bir açık hava tapmağı olabileceğini söyler.

Köprün doğu ucunda yer alan bu bölüm zafer takının aksine kısmen de olsa korunarak günümüze gelmeyi başarmıştır. Texier’in çizimlerine göre dikdörtgen planlı, doğusunda yarım bir kubbeyle örtülü, hafif çıkıntılı yarım yuvarlak bir bölümü olan bu kalıntının kuzey ve güneyinde kemerli açıklıklar vardır. Bu bölümün gerçek işlevi ile ilgili Texier’in ileri sürdüğü fikrini kabul edecek olursak bu kemerler vasıtasıyla kuzeyden Pontus’dan gelenler ve güneyden Frigya’dan gelen yolcular her iki yöndeki kemerli açıklıklar vasıtasıyla öncelikle bu yapıya girmekte ardından köprüyü kullanarak nehrin karşısına geçmektedirler. Güneyde bulunan kemer ve paye sağlam olarak günümüze ulaşmış olmakla birlikte kuzeydeki bölüm yıkılmıştır. Temel seviyesindeki izlen yer yer gözlemlenebilmektedir.

Yuvarlak çıkıntı, kuzey ve güneyindeki duvarların 30 santimetre içerisinden başlar. Köprüdeki gibi büyük kesme taşlardan örülmüştür. Apsisin yüksekliği, açıklığı ve üzerindeki dekoratif silmeler Texier tarafından tanımlanan zafer takındakilere benzer. Benzer dekoratif silmelerin görüldüğü bir diğer yer ise köprü ayaklarıdır.

Üzerindeki kesme taş yarım kubbe 6.30 metre çapındadır. Ön cephesinde yine kesme taştan 3.45 metre kesitli iki sütun ile bunları yapıyla birleştiren 4.02 metre genişliğindeki kemerlerden kuzeydeki sütun ve üzerindeki kemer günümüze gelememiştir Apsisi çevreleyen destekler tarafından taşınan kemerin genişliği 8.5 metredir.  1984 yılında burada bir kazı yapılmışsa da bir yol kaplamasına ulaşılamamıştır.

Burada kullanılan taşlar görünüm itibariyle köprüde kullanılanlara benzese de ölçülerinde farklıklar mevcuttur. Köprüdekilerden daha küçük boyutlu olan taşlar 50x80x80 santimetre ile 50x90x120 santimetre arasında farklılaşan ölçülerdedirler. Taşların arasındaki açıklıktan doldurmak için bazı bölümlerde daha küçük taşlar dolgu malzemesi olarak kullanılmışlardır. Apsisin önündeki büyük kemer biçimli tonozla örtülü bölümde kullanılan taşlar ise daha küçük boyutludur. Dış yüzeylerinde kullanılan blok taşlar içtekilerden daha büyüktür.

Bir frizle duvardan ayrılan yarım kubbede kullanılan taşlar farklı biçimde örülmüşlerdir. Alttan kilit taşma doğru uzanan taş sıralan tek bir merkeze yığılan halkalar biçimindedirler ve boyutlan kilit taşına doğru giderek küçülmekte halkalar ise daralmaktadır. Aralarında harcın görülmüyor olması bu kısmın anıtsallığını arttırmaktadır. Bu örgü sisteminin bezemesel amaçlı olduğunu düşünen Choisy, benzer özelliklerin Suriye’deki kiliselerin apsislerinde de görüldüğünü belirtmiştir.

Alcantara Köprüsü gibi bazı Roma köprülerinde de kullanımını gördüğümüz “Arc de Triomphe’’ olarak zafer takından bahseden ilk kişi Texier’dir. Göl ucunda yer alan bu büyük kapının içinde helezon biçiminde bir merdiven vardır. 4.30 metre ölçülerinde kare tabanlı iki ayağın üzerine oturan genişliği 6.20 metre yüksekliği ise 10.37 metre olan ve 6.54 metre yüksekliğinde basit bir silmeyle dekore edilen bu zafer takının köprüyle birlikte bir gravürünü de yapmıştır. Güneyde yer alan ayağın içerisinde bir helezonik bir merdiven mevcuttur. Bu merdiven vasıtasıyla takın üzerine çıkılabilmektedir Xavier Hommaire de Hell’in Jules Laurens’e çizdirdiği gravüre göre 1855 yılında aynı zafer takının görülmesi mümkündür. Seyyah apsısli yapı ile birlikte bu zafer takının da sadece süs olarak yapılmış olduğu görüşündedir. Ritter de Zafer Takı’nın ayakta olduğunu gören gezginlerden bir diğeridir. Moustier, köprüyü yurttaşı Texier’den 25 yıl gibi kısa bir süre sonra görmesine karşın Texier’in bahsettiği zafer takının olmadığını söyler. 1 870’lerde köprüyü gören Choisy de Zafer Takı’nın kısa bir süre öncesine kadar yerinde görülebildiğini söyler. Gezgin takın taşlarının bir değirmen inşa edilmek için bir paşa tarafından yerinden söktürüldüğünü belirtir. 1893’de köprüyü ziyaret eden Naumann da bu zafer takının varlığını önceki araştırmalara dayanarak bilmektedir. Ancak bu tarihte ancak kırıntılar halinde izleri kaldığını yazmıştır. İzmit Müze Müdürlüğü’nün 1988 yılında yaptığı kazılarda zafer takının temelleri açığa çıkartılmıştır.

Justinianus Köprüsü ile ilgili kaynaklarda araştırmacıların uzlaşamadığı en önemli noktalardan bir diğeri ise köprünün kullanıldığı yıllarda nehir akışının ne yönde ve şekilde olduğudur. Bu tartışmaların dayanağını ise köprü ayaklarında yer alan mahmuz/selyaranlann biçimi oluşturur. Memba tarafında üçgen prizmal mahmuz uygulaması Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı köprülerinde uygulanan bir biçimdir. Justinianus Köprüsünde görüldüğü biçimiyle ayağın bir tarafında sivri ve diğer tarafından yuvarlak kısımların bir arada görüldüğü örnekler çok azdır. Görüldüğü durumların tümünde ise sivri kısımlar akıntı yönünde, yuvarlak kısımlar ise akıntı yönünün tersindedir. Bu durum da köprünün tasarımı ve akıntı yönüyle ilgili araştırmacıların akıllarında soru işaretinin oluşmasında etkili olmuştur.

Roma köprülerinin büyük çoğunluğunda akıntı tarafında üçgen mahmuza yer verilirken akıntı yönünün tersi kısımlar da bazen sivri mahmuzlar görülür bazen de herhangi bir biçimlendirmeye gidilmez. Ancak bu biçimdeki mahmuz tasarımın tüm Roma ve Bizans köprülerinde aynı biçimde olduğu anlamına gelmez: örneğin Roma’daki Cestio Köprüsü, İspanya’daki Merida Köprüsü gibi diğer Roma köprüleri de Justinianus Köprüsü’nde olduğu gibi yuvarlak selyaranlara sahiptir. Portekiz’deki Chaves köprüsü yuvarlak selyaranlarla sivri biçimli selyaranlar bir arada kullanılmıştır. Akıntı yönünün tersindeki kısımların tasarımı ise daha standarttır ve birçok köprünün ayaklarının arkasında mahmuzlar bulunmaz. Mevcut olduğu durumlarda ise bu kısımlar genellikle sivri nadiren de yuvarlak veya karedir. Bu örneklerinde gösterdiği gibi Roma ve Bizans dönemi köprülerinde kullanılan selyaran biçimleriyle ilgili bir genelleme yapmak ve sadece buna dayanarak nehrin akışı ile ilgili değerlendirmelerde bulunmak doğru değildir. Bahsi geçen devirler köprü ayak tasarımlarında farklı şekillerin denendiği yeni yöntemlerin uygulandığı zamanlardır. Bu yüzden tüm köprülerde bir standart biçim tespit etmek mümkün değildir.

Burada nehrin doğal akış yönü olması gereken ve günümüzde de Çark Suyu’nun aktığı güney-kuzey istikametinde yer alan selyaranlar yuvarlaktır. Sivri mahmuzlar ise köprü ayaklarının kuzeyinde yer alır. Mahmuzlardan sadece en batıdaki ayağın her iki tarafında sivri mahmuzlar vardır. En doğudaki ayağın altında ise iki küçük dikdörtgen ayak mevcuttur. Bu yüzden bazı araştırmacılar kesin bir dille nehrin bir zamanlar kuzeyden güneye doğru aktığını belirtirler. Özellikle Şahin nehrin akış yönünün kuzeyden güneye doğru olduğunu tüm makalesi boyunca çeşitli dayanaklarla kanıtlamaya çalışır. Araştırmacı sadece mahmuzların biçimim değil, batı yönündeki 2. ve 3.kemerler arasındaki köprü ayağının güneyinde yer alan yapıyı da bu fikrini destekleyen kanıtlar olarak ileri sürer.

Köprü ile ilgili görüşlerden bir diğeri ise, köprünün İmparator Justinianus‘un gerçekleştirmeyi düşündüğü çok geniş çaplı projenin ilk aşamalarının ürünü olduğudur. Bu düşünceye sahip araştırmacılara ve özellikle de bu kadar görkemli bir köprüyü cılız bir su üzerine gören seyyahlara göre bu köprü ile bu projeye başlanmış ancak İmparatorun 565 yılındaki ölümü projenin tamamlanmasını olanaksız hale getirmiştir. Justinianus bu projesiyle kuzeyde Karadeniz ve güneyde iç bölgelere kadar gemi seferlerinin gerçekleştirilebileceği bir suyolu yapmak istemişti. Böylece İzmit Körfezi’nden Sapanca’ya buradan da Sakarya Nehri ile ülkenin içlerine kadar gidebilmek mümkün olacaktı.

Birçok kez denemesi yapılan ancak hiçbir hayata geçirilemeyen Karadeniz ve İzmit Körfezi’nin birleştirme projesine bağlayarak köprü ayaklarının biçimi nedeniyle Sakarya Nehri’nin akış yönü hakkında ilk fikir ileri sürenlerden birisi XIX. yüzyılda bölgeyi ziyaret eden, diğer birçok yapıyı olduğu gibi köprüyü de inceleyen Von der Goltz’dur. Araştırmacının görüşüne göre Sakarya Nehri Beşköprü Vadisi’ni sınırlandıran tepelerden olan Erenler Tepesi (ve Alibey Tepesi)’nin kuzeyinden dolaştırılarak vadiden kuzey-güney yönünde Sapanca Gölü’ne akıtılmak daha sonra ise Sapanca Gölü batısındaki Sarımeşe’de yer alan bir vadi yardımıyla İzmit körfezine ulaştırılmak istenmesi nedeniyle köprü mahmuzları bu şekilde yapılmıştır. Bu plan hiçbir zaman gerçekleşmemiş olsa da Goltz’a göre bu şekilde bir nehir akışı mahmuzların yönüne açıklama getirmektedir. Goltz’un görüşlerini tekrarlayan İnandık bu tür bir proje hayata geçirilmiş ise Justinianus Köprüsü ile birlikte doğuya giden yolun kesintiye uğramaması için bir diğer köprünün de nehrin diğer yatağı üzerine inşa ettirilmiş olması gerektiğini söyler.

Goltz ile aynı fikirleri paylaşan ve köprünün Sakarya Nehri için tasarlanmasına karşın, belirttiği projenin gerçekleşmemesi nedeniyle hiçbir zaman bu nehir tarafından kullanılmadığını belirten iki ayrı araştırmacı da CarL Risch ve Von Diest’tir. Her ikisi de Sakarya Nehri’nin bu köprü altından bir şekilde geçmiş olabileceğine ihtimal vermemektedirler. Köprünün bir su kanalı projesi için inşa edilmiş olduğu fikri birkaç çağdaş araştırmacı tarafından da benimsenmiş görünür.

Birçok hükümdarın gerçekleştirmeyi arzu ettiği, Keyhüsrev, Mithradet gibi ünlü hükümdarlar tarafından da ele alındığı ileri sürülen bu kanal projesinin en erken tarihli girişimlerinden birisinin gerçekleştirilmesi yönündeki fikrini İmparator Trajan’a ileten kişi Plinius’tur. Sapanca’dan İzmit Körfezine açılacak bu tür bir kanal sayesinde kentin ticareti gelişecektir. Plinius’un aktardıkları arasında bu tür bir girişimin Bithynia krallarından birisi tarafından gerçekleştirilmek istendiğinin kanıtı olan kendisinin keşfettiği bir çukur da vardır. Bu projeyle ilgili gölün suyunun tükenebileceği yönünde endişeleri vardır. Bu endişelerden dolayı birkaç plan önerisinde bulunur. Bunlardan birisi de nehrin doğrudan denize bağlanması yerine bir kanalla birleştirilmesidir.

Osmanlı döneminde de girişimlerde bulunulan bu proje ile ilgili ayrıntılı bir bilgiyi 1818 yılında İznik’ten İzmit’e giden Hammer vermiştir. Birçok coğrafyacının Karadeniz’i İzmit Körfezi’ne bağlayan bir kanalın İznik Gölü’nden geçmesi gerektiği fikrine katılmayan Hammer, böylesi bir kanalın Sapanca Gölü’nden geçmesi gerektiği inancındadır. III. Ahmed Dönemi’nde tahıl taşıyan gemilerin Karadeniz’de batması nedeniyle kıtlığın baş göstermesi bu tür bir projeyi yeniden gündeme getirmiş, proje için halktan para toplanmış, Baron de Tott İzmit’e gönderilerek kanal yapımını kontrol etmesi için görevlendirilmiştir. Ancak Kırım’dan gelen tahıl yüklü gemilerin başkente ulaşmasıyla bu proje rafa kaldırılmıştır. Kanal projesini ilk uygulayanın İzmit’in kurucusu İskender olduğunu ve yaklaşık olarak M.Ö. 300’lerde Sapanca Gölü’nü yararak İzmit Körfezi’ne akıtmayı başardığı, ancak İzmit bir ada gibi kalınca İstanbul Tekfuru olan Konstantin’ın bu kanalı kapattığı şeklinde Evliya Çelebi bu fikri biraz da hikayesel bir dille anlatsa da kanalın ekonomik getirilerinin farkındadır ve İstanbul’a getirilecek odun ve tahtaların çok daha ucuza mal edilebileceğini söyler. Bu hikaye böylesi bir projenin hemen her dönemde göz önünde bulundurulduğunu göstermesi bakımından ilgi çekicidir. Katip Çelebi Cihannüması’nda yazılanlara göre “padişah, bu işin başarılması için Kocaeli Beyine, kadılarına emirler yazdırdı, keşif için müneccim rasit ve suyolculan ve nazın ve mimarlar tayin edildi. Projenin esası: Büyük kum ağzı denilen yerde sed yapılıp göle akan Sarı dereye akıtılması idi, hatta bu yolda keşif raporu tanzim ve imzalandı, Padişahın iradesine arz edildi. Sapanca Gölünü birleştirmekten maksad Gemiler yapılmasına pek uygun gelen etraftaki ormanlardan istifade idi, aynı zamanda ekonomik bir düşünce de vardı: Devlet merkezi İstanbul’a (zad ve zahire) götürmekte de kolaylık olacaktı. Fakat bu kadar ciddiyetle başlanan bu işe file çıkacağı sırada geri kalmasının sebebi şu basit ve kısa cümle ile anlatılıyor: Lâkin, rüşvet sebebile itmamı müyesser olmadı. 1847’ de yine gündeme gelen bu proje ile ilgili olarak etütler yapması için bölgeye gönderilen Hell bu projenin hayata geçirilmesinin çok zor olduğunu çünkü göl ve körfez arasında birçok engel ve yükseklik, İzmit’in ise bataklık olduğunu sadrazama sunduğu raporunda belirtmiştir. Diest bu projenin şimdiye kadar gerçekleşmese de yakın bir gelecek de mutlaka hayata geçirileceğine olan inancını yazmıştır.

Yüzyıllar boyunca pek çok uygarlık tarafından planlanıp tasarılarının hazırlanmasına rağmen ve üstle belirttiğimiz Diest’in bir gün mutlaka gerçekleştirilebileceği yönündeki iyimser düşüncesinin aksine bu tür bir projenin hayata geçirilmesi kendi içinde bir takım zorluklar ve ileri sürülen önerilerle bazı çelişkiler taşır. Justinian’ın Pliny’nin projesini yeniden hayata geçirmek için plan yapmış olduğu kabul edilse bile, pek çok araştırmacının ileri sürdüğü biçimde nehrin yönünün değiştirilmesinde izlenen yol gereksiz biçimde karmaşıktır ve baş edilmesi çok zor güçlüklerle doludur. Öncelikle Adapazarı’nda Sakarya’nın şimdiki kanalından Çark’a kadar uzanan çok büyük bir toprak set gerekecek ve sonra Sakarya Sapanca Gölü’ne doğru Çark vadisinden gen dönerek aktığı için her iki kenarında da büyük sellere ihtiyaç duyulacaktır . Böylesine bir işten Adapazarı’nın ve Justinian Köprüsü’nün güneyine bir toprak set kurarak kaçınılabilir ve nehir Aksofu Dağı içindeki dar geçitlerden çıktıktan hemen sonra başka yöne çevrilebilir. Bu noktada şimdiki nehir kanalı ve göl arasındaki alan düzdür ve Sakarya’nın batıya doğru yönünün değiştirilmesi kolaylıkla başarılabilirdi ve bu yüzden yönü değişen Sangarius Justinian Köprüsü’nün altından akmasına asla gerek duyulmayacaktı. Böylece, kendi içinde inanılması güç bu tür bir kanal projesinin hipotezi Sakarya’nın köprünün altından niçin kuzey-güney yönünde akıyor olması gerektiğini de açıklamaz.

Bu teoriye diğer bir çelişki köprünün inşasına yönelik bahislerden Prokopius’un aktardıklarıdır. Prokopius Justinian’ın imar faaliyetlerindeki başarılarını en yüksek dereceye çıkarmak için methiyesel yazılar yazmasına rağmen bu tür bir projeye en ufak bir atıf dahi yapmamıştır. Hâlbuki bu tür büyük bir kanal projesi İmparatora sayfalar dolusu övgüler yazılabilecek bir olaydır.

Böylesi bir projenin en azından Justinianus döneminde ya da köprü inşa edilirken uygulamaya sokulmadığı görüldüğü üzere çok açıktır. Bu tür bir proje gerçekleştirilmesi düşünülmüş olsa bile buna doğrudan katkısı olmayan köprü inşasının henüz projeye başlanmadan hayata geçirilmiş olması ve köprünün bununla ilişkilendirilmesi de zaten mantıklı değildir.

Görüldüğü üzere köprü temel alınarak Sakarya Nehri’nin akışıyla ilgili birçok görüş bu projeye dayanmaktadır. Bunların dışında kalan görüşler bu tür bir akıntıyı proje ile ilişkilendirmeseler de Sakarya’nın en azından bir zamanlar İzmit Körfezi’ne aktığını düşünmektedirler. Nehrin şu anda döküldüğü Karadeniz’deki deltasının çok küçük olmasının da gösterdiği gibi nehrin çok kısa bir zamandır Karadeniz’e aktığım, asıl olarak ise bir zamanlar İzmit Körfezi’ne döküldüğünü Prof. Ali Tanoğlu belirtmiş, daha sonra bölgeye gelen İnandık da bu fikri benimsemiş ve çeşitli verilerle bunu kanıtlama yoluna gitmiştir. lnandık’a göre İzmit körfezinin Sakarya ve diğer akarsuların getirdiği alüvyonlarla giderek dolarak ova haline gelmesinden sonra bir süre Sapanca Gölü’ne akan Sakarya daha sonra kuzeye dönerek Karadeniz’e dökülmeye başlamıştır.

İnandık böylesi görkemli bir köprünün altından bir zamanlar Sakarya Nehri gibi büyük bir akarsu geçmiş olması gerektiğine şüphe duymasa da nehrin eğer yatak yapım aşamasında değiştirilmiş ise daha sonra aynı yerden akıtılmış olduğu ve hatla inşaat öncesi ve inşaat sonrasında Sakarya mecrasının durumu hakkında net bir fikir ileri sürmenin mümkün olamayacağına da değinir.  lnandık’ın bu fikrini Goltz tarafından yapılan araştırmaların etkisiyle belirttiği görülmektedir. Goltz’a göre Sakarya Nehri’nin bu köprünün altından geçmiş olması çok fazla ihtimal dahilinde değildir. Köprü akış yönü konusunda da Von der Goltz’un fikirlerinin doğru olduğuna inanır, lnandık’ın bu fikrini dayandırdığı kanıt yine Goltz da olduğu gibi köprü mahmuzlarının sivri olanlarının kuzeye, yuvarlak olanlarının güneye bakıyor olmasıdır. Bu sav ayrıntılı olarak değinildiği üzere çok sağlıklı ve tüm yargıların üzerine kurulabileceği nitelikte değildir.

Tcxier, Sakarya Nehri’nin akış yönüyle ilgili bugünkü duruma zil bir fikir beyan etmez, ancak köprünün altında bir zamanlar akan Sakarya Nehri için de bu yatağın doğal olmadığını ima eder. Bu fikri de köprünün inşasından sonra nehir yatağının değiştirilerek Sakarya’nın buradan akıtıldığı görüşleri ile ortaktır. Yatak doğal olmadığından dolayı zaman içinde alüvyonlarla yavaş yavaş dolmuş ve nehir yatağım değiştirerek doğudan akmaya başlamıştır. Naumann da nehrin yatak değiştirmesinin nedenini köprünün bulunduğu yatağın doğal olmamasına bağlar. Bu tür zorlamalarla yapay yataklarda akıtılmaya çalışılan birçok nehrin benzer biçimde zaman içinde asıl yataklarına döndüklerim de söyler. Coğrafyacı Tchihatcheff de köprünün olduğu yatağın Justinianus tarafından iki kez aşamalı olarak kazdırıldığını söylemiştir. Bu yatak açma çalışması basamaklar biçiminde bir yatak meydana getirdiğinden alüvyonlarla dolmuş ve giderek sıklaştıktan sonra yatak değiştirerek doğudan akmaya başlamıştır.

Bilgin ise bu vadiyi kullanan daha büyük bir nehrin akış yönünün güneyden kuzeye doğru olduğunu, Sapanca oluğunun çökmesi ile akarsunun ortadan kalktığı (ya da yön değiştirdiğini belirtir. Ayrıca Goltz’un nehrin Sapanca Gölü’ne akıtılması yönündeki projesini de mantıklı bulmaz. Her ne kadar Sakarya nehrinin Sapanca Gölü ve İzmit Körfezi ile birleştirilmesi yönünde gerek Bizans gerekse Osmanlı döneminde fikirler ileri sürülmüş olsa da bu projeler hayata geçirilmemiştir. Aynı zamanda Bilgin’in de belirttiği gibi böylesi bir proje kapsamında Sakarya Nehri’ni Erenler Tepesi’nin kuzeyinden dolaştırarak güneye yöneltmek yerine nehrin akıtılması için çok daha uygun olan Arifiye Ovası’nın kullanılması hem daha kolay hem de daha kestirme olacaktır. Bu durumda herhangi bir köprüye de gereksinim duyulmaksızın 2000 metre güneyden doğrudan göle bağlanabilecektir.

Nehir akışına farklı bir yorum getiren Naumann’ın Paulus Diakonos’dan aktardığına göre Sangarios Köprüsü inşa edilirken günümüzde olduğu gibi altından Melas Nehri geçmekte, Sakarya ise yine köprünün doğusunda akmakta idi. Köprünün tamamlanmasının ardından nehrin yönü değiştirilerek köprünün altından akması sağlanmıştır. Ritter köprü civarında yaptığı araştırmada kuzeyde kalan bir diğer yatağın köprü inşası sırasında Sakarya’nın akıtıldığı yatak olduğu inancındadır. Burada tespit ettiği suni bir toprak setin de nehrin taşma tehlikesine karşı inşa edilmiş olmasının muhtemel olduğunu söylemiştir. Bizans dönemi tarihçisi Theophanes de köprü inşasının kolaylaştırılması için Sakarya’nın bir kanalda geçici olarak yönünün değiştirildiğini kaydetmiştir.

Yapım aşamasında nehir yatağının değiştirildiği fikri birçok çağdaş araştırmacı tarafından da düşünülmektedir. Prokopius’un bahsettiği Justinianus’un imar faaliyetleri içerisinde yer alan çok sayıda köprü inşasında bu yöntem birkaç kez kullanılmıştır. Bunlardan birisi günümüz Adana ilinin doğusunda kalan Armenia dağlarından doğarak gelen Sarus Nehri’nin yatağının değiştirilmesidir. Burada bulunan bir köprünün şiddetli akıntı yüzünden yıkılması üzerine Justinianus’un emriyle yeni bir yatak kazılmış ve nehir mecrası değiştirilmiş ardından nehir eski yatağına dönmeden yeni bir köprü inşa edilmiştir. Tarsus’un ortasından akan Cyndus Nehri’nin iki kola ayrılması da Justinianus’un yaptırdığı işlerden bir diğeridir. Bu örneklerin gösterdiği üzere köprü inşası için Justinianus döneminde bu tür nehir yatağı değişiklikler sık sık yapılmaktadır. Buna rağmen İnandık, köprünün yapım aşamasında suyun mecrasının değiştirilip değiştirilmediğinin anlaşılmasının mümkün olmadığı görüşünde olsa da son yıllarda yapılan sismik deneyler sayesinde bu durum kanıtlanmıştır. Buna göre Justmianus Dönemi diğer köprü örneklerinde görüldüğü gibi Sakarya Nehri’nın yatağı da köprü inşası sırasında değiştirilmiş ardından normal yatağına dönmesi sağlanmıştır. Nehrin yön değiştirmesi sırasında Çark Suyu’na ait ve günümüzde de sözü edilen akarsuyun bir diğer kolunu aktığı mecranın kullanılmış olması olasıdır. Bu çevirme için mümkün olan iki rota vardır: ya Çark Deresi’nin şimdiki ana vadisinde aşağıya akıtılarak batıya yaklaşık 200 metre ya da köprünün en doğusundaki tepenin çevresinden akıtılarak yaklaşık 2 km doğuya gidecek, daha sonra Çark vadisindeki Adapazarı yerleşiminin çaprazında şen döndürülecekti. Bunlardan ilki daha mümkün görülmektedir.

Bazı yazarlar Sakarya Nehri’nin günümüz Tavuklar Köprüsü mevkiinden itibaren ayrılarak iki kol halinde aktığına ve bu kollardan birinin şu anki nehir yatağıyla yaklaşık olarak aynı konumda iken diğer kolun Jusıinianus Köprüsü’nün altından geçtiğini düşünmektedirler. Bu durumun ne kadar devam etliğine ilişkin bir bilgi verilmese de bu düşünceye göre önceleri köprü altından güney-kuzey doğrultulu akan nehir ilk olarak yatak değiştirerek daha doğudan akmaya başlamış ancak bir süre sonra bir kolu aynı yatakta kalarak diğer kolu eski yatağını kullanmaya başlamıştır. Yerleşimin adının ıkı akarsu arasında kalması neticesinde verildiği muhakkak ise de araştırmacıların çoğu bu akarsuyun Sakarya Nehri değil onun bir kolu olan Çark Suyu olduğu konusunda hemfikirdirler.

Uzun bir süre üzerinde tartışılan bu konu geçtiğimiz yıllarda yapılan bilimsel ölçümlerle netliğe kavuşturulmuş görülmektedir. Sakarya Nehri’nin akış yönü temelli bu tartışmaların başlıca nedeni köprünün mimari özelliklerine bağlanmaktadır. Ancak yapılan detaylı araştırmalar ve benzer örnekler tartışmanın sadece bu temele oturtulmasının köprü ile ilgili yeterli fikir veremeyeceğini göstermiştir. Buna göre Sakarya Nehri bir zamanlar buradan akmakta iken deprem veya sel gibi doğal bir afetten sonra yatak değiştirerek şu anki yatağında akmaya başlamış, kendisinin boşalttığı yatağı ise Çark Suyu tarafından kullanılmaya başlamıştır.

Daha öncede bahsedildiği üzere il içindeki akarsular çeşitli nedenlerle birçok kez yatak değiştirmişlerdir. Eski yataklarının izlen mecra izleri ya da kopuk menderesler yoluyla tespit edilmektedir. Köprünün şu anda altında akan Çark Suyu, Sakarya Nehri’nin boşalttığı eski mecrasını kullanmaktadır. Bu durum yüzyıllar öncesinde bölgeye gelen araştırma ve seyyahların da kabul ettikleri bir görüştür. Araştırmacıların tümünün ortak görüşü de böylesi ihtişamlı bir köprünün Çark Suyu gibi cılız, yavaş akan ve hatta zaman zaman kuruyan bir suyun üzerine yapılamayacağı, bu yatağın eskiden Sakarya tarafından kullanıldığıdır. Köprü ayaklarının çok kalın bir alüvyon tabakası içme gömülmüş olması, geniş vadi tabanı da Sakarya’nın buradan aktığını gösteren delillerden bir diğeridir. Nehrin yatak deriştirmesi köprünün kullanımının sona ermesine, neden olmuştur.

Sakarya Nehri’nin mecra değişiklikleri ile ilgili olarak elimizde mevcut kaynaklardan birisi olan Bizans tarihçisi Pachymeres’in yazdıklarına Tchihatcheff vasıtası ile ulaşıyoruz. Pachymeres Andronikos Palaiologos zamanında (1282-1341) bir ilkbahar mevsiminde (1302 yılı mart ayında) yatağını değiştirerek Justinianus Köprüsünün bulunduğu mecradan akmaya başlayan Sakarya Nehrinin yağmurlar nedeniyle kabarması yüzünden kısa bir süre sonra tekrar eski yatağına döndüğünü yazmaktadır. Bu geri dönüş uzun süreli olmamış ve nehir bir ay sonra tekrar doğudan akmaya devam etmiştir. Bu geri dönüş sırasında Sakarya Nehri eskisi gibi geniş bir mecrada ve güçlü biçimde akmamış, insanları karşıdan karşıya nehir içinden dahi kolaylıkla geçilebilmiştir. Pachymeres’ten 3 yüzyıl önce köprüyü gören Porphyregenetos da köprünün altından Sakarya Nehri’nin aktığı zamanları bilmektedir.

Sakarya Nehri’nin köprü yapımı yıllarında akışıyla ilgili ortaya çıkan tezlerden büyük bölümü çağdaş araştırmalarla çürütülmüştür. Bunlardan Sakarya’nın ilk olarak Sapanca Gölüne buradan da İzmit Körfezine akıtılmak istendiği yönündeki fikir gerek Bizans gerekse Osmanlı dönemlerinde birçok gündeme gelmiş olsa da çeşitli nedenlerle uygulama alanı bulamamıştır. Bunun birinci nedenlerinden birisi Gölün ve dar bir uca sahip İzmit Körfezi’nin Sakarya Nehri tarafından taşman alüvyonlarla bir süre sonra kapatılma tehlikesidir.

Bu tür bir projenin gerek Bizans döneminde gerekse Osmanlı’da birkaç kez gündeme gelmiş olması Justinianus’un da bu fikre sıcak bakmış olabileceğini akla getirse de bölgenin coğrafi koşulları bu projenin gerçekleşmesine uygun değildir ve bu tür projelerin fikir aşamasında kalıp ilerleyememesinin başlıca nedenidir. Sapanca Gölü’nü Sakarya’ya akıtmak için eğimin tersine çevrildiğini, köprü ayaklarının biçiminin de bu yüzden bu şekilde olduğu, kalın alüvyon tabakasının sebebinin de buna dayandığını savunan görüşlere ise özellikle son araştırmalarla birlikte katılabilmek ve köprünün mimari özelliklerini sadece buna bağlamak mümkün değildir.

Görüldüğü üzere nehir akışı ile ilgili birbirinden farklı birçok teori üretilmiştir. Bu teorilerin başlangıcını da büyük oranda selyaranlann biçimi oluşturur. Birçok araştırmacı Roma Köprüleri hakkında genel bir araştırma yapmadan sivri selyaranlann tüm köprülerde memba tarafında olacağı fikrindedir. Halbuki bu gerçeği yansıtmaz. Roma dönemi ve sonrasına ait birçok köprüde memba tarafında yuvarlak selyaran biçimi kullanılmıştır. Ya da her iki yöndeki selyaranların üçgen olduğu örnekler de mevcuttur.

Memba tarafındaki ayaklarda bulunan selyaranların ve arka kısımlarındaki topuk bölümlerin köprüdeki işlevinin açıklığa kavuşturulması bu tasarımın neden bu şekilde gerçekleştirildiğini de açıklayabilir. Bunların işlevi temel olarak köprü ayaklarında güçlü akıntılarla birlikte meydana gelen su debisinin tahribatını engellemek ve nehirde oluşan çalkantıyla girdabı en aza indirmektir. Çünkü bu girdaplar hem köprünün temellerinde meydana gelen nehrin aşındırma hareketlerini arttıracak hem de akıntıyla birlikte taşman tortu ve taşların ayaklarda meydana getirdiği tahribatı artıracaktır. Eğer bu girdapların şiddeti azaltılırsa, nehrin ayaklar çevresinden en az zarar venci biçimde geçip gitmesi sağlanabilecektir. Uygun bir selyaran biçimiyle girdaplar ve dalgalanmalar en alt seviyede tutulabilir. Selyaranların biçimine dikkat edildiğinde, yuvarlak bir tasarım tercih edilmesi daha uygun olacaktır. Çünkü sivri bir selyaran köprü ayağı boyunca girdaplar meydana gelmesine yol açacaktır; eğer bir köprü ayağı ve bitişiğindeki ayağın çevresindeki hareketli su akıntısı birbirini etkilerse bu girdaplar ayrıca bazı çapraz girdaplar da üretecektir. Tüm bunların yanında sivri bir selyaranın nehrin taşıdığı kütük, taş gibi nesnelerden de zarar görmesi daha muhtemel ve meydana gelecek hasar da daha fazladır. Arka kısımlar dikkate alındığında ise sivri bir arka kısım daha az türbülans meydana getirecektir çünkü su keskin kenarlardan temiz biçimde akarak geçebilecektir. Yuvarlak bir arka kısımda ise bu kez arka bölümde dalgalanmalar ve girdaplar oluşacaktır. Sonuç olarak eğer köprü ayaklarında iki uçta sivri ve yuvarlak bir ayağın bir ucu yuvarlak ve diğeri sivri ise, yapısal olarak yuvarlak ucun akıntı yönünde olması daha iyi olacaktır. Kanıtlar Roma mühendislerinin ayak tasarımı problemine kabul edilen bir çözüm geliştirmediklerini gösterir; belki de hasarlı köprüleri tamir etmek için kendilerine gereksinim duyulduğu çok sayıdaki fırsatlardan birinde Justinian’ın mimarlarının ayak tasarımında yararlı bir gelişme keşfetmiş olmaları mümkündür ve bu gelişme yeni Sangarius Köprüsünde uygulanmıştı.

Yuvarlak ve üçgen selyaranların akıntı karşısındaki etkilerini gösteren Whitby (1985),  Burada da görüldüğü gibi akıntı tarafında sivri mahmuz uygulaması köprü ayak yan bölümlerinde su döngüsüne neden olarak ayağın içten tahribatına yol açmaktadır. Yuvarlak mahmuzlarda ise su girdaptan ayağın dışında meydana geldiğinden köprü ayağına olumsuz bir etkisi olmayacaktır.